<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>D vitamini &#8211; Sürekli Tıp Eğitimi</title>
	<atom:link href="https://ste.bto.org.tr/glossary_tag/d-vitamini/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ste.bto.org.tr</link>
	<description>STE</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 Apr 2022 06:26:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.4</generator>

<image>
	<url>https://ste.bto.org.tr/wp-content/uploads/2022/03/cropped-stelogo-favicon-32x32.png</url>
	<title>D vitamini &#8211; Sürekli Tıp Eğitimi</title>
	<link>https://ste.bto.org.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>ENDOKRİN SİSTEM VE HORMONLAR</title>
		<link>https://ste.bto.org.tr/glossary/endokrin-sistem-ve-hormonlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cem Heper]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Apr 2022 17:31:33 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://ste.bto.org.tr/?post_type=glossary&#038;p=851</guid>

					<description><![CDATA[ENDOKRİN SİSTEM VE HORMONLAR Alıntılandığı kaynak: İmamoğlu Ş. Endokrin Sistem ve Hormonlar.  in Ersoy C (ed) Klinik Pratikte Endokrinolojik ve Metabolik Hastalıklara Yaklaşım. Bursa Tabip Odası Sürekli Tıp Eğitimi Kitabı,  Bursa Tabip Odası Yayınları, 2021: 25-57 www.bto.org.tr/yayınlarımız &#160; Prof. Dr. Şazi İmamoğlu Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="wp-block-paragraph" style="text-align: center;"><strong>ENDOKRİN SİSTEM VE HORMONLAR</strong></p>
<strong>Alıntılandığı kaynak: </strong>İmamoğlu Ş. Endokrin Sistem ve Hormonlar.  in Ersoy C (ed) Klinik Pratikte Endokrinolojik ve Metabolik Hastalıklara Yaklaşım. Bursa Tabip Odası Sürekli Tıp Eğitimi Kitabı,  Bursa Tabip Odası Yayınları, 2021: 25-57

www.bto.org.tr/yayınlarımız

&nbsp;

Prof. Dr. Şazi İmamoğlu
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi
İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı
(Emekli öğretim üyesi)

<strong>Özet</strong>
Endokrin sistem, metabolizma, beslenme, sindirim, solunum, doku fonksiyonu, duyusal algı, uyku, boşaltım, emzirme, stres indüksiyonu, büyüme ve gelişme, hareket, üreme ve psikolojik değişiklikler gibi fizyolojik fonksiyonlarıdüzenleme ve davranışsal aktiviteler için organlar ve dokular arasındaki iletişimi; nörolojik sistemle koordineli olarak; düzenleyen mesajlaşma sistemidir.
Endokrin sistem; endokrin bezler, hormonlar ve hedef hücreler olmak üzere; üç temel bileşenden oluşur. İç ve dış ortamdan gelen uyarılar doğrultusunda endokrin bezler tarafından sentez ve sekrete edilen hormonlar, endokrin bezlerin hormonlar aracılığı ile gönderdikleri mesajları hedef hücrelerde bulunan özel reseptör proteinleri aracılığı ile hedef hücrelere iletip fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde kritik rol oynarlar. Hormonlar kimyasal yapılarına göre periferik dolaşımda serbest veya bir proteine bağlı olarak dolaşabildikleri gibi hedef hücrelerde de farklı reseptörler
aracılığı ile ve farklı metabolik yollar kullanarak etkilerini gösterirler. Endokrin bezlerde hormonların fizyolojik sentez ve sekresyonları bozulursa çok değişik klinik tablolar ortaya çıkarak birçok hastalık oluşabilir.
<strong>Anahtar Kelimeler</strong>: Endokrin sistem fonksiyonlar, endokrin sistem yapı,
endokrin bezler, hormonlar, hedef hücreler, hormonların taşınması, hormonların ortamdan temizlenmesi, hormon eylem yolları, hormon reseptörleri,
hücre membran reseptörleri, ligand kapılı iyon kanalları, membran reseptörleri, hücre içi hormon reseptörleri, hedef hücre yanıtı, hormonal etkileşim, hormonların kimyasal yapıları, monoaminoasit hormonlar, tiroid hormonları, katekolaminler, melatonin, serotonin, protein hormonlar, büyüme hormonu, prolactin, leptin, rezistin, insülin, glukagon, paratiroid hormonu, parathormon, kalsitonin, antidiüretik hormon, vasopressin, oksitosin, glikoprotein hormonlar, follikül stimülan hormon, luteinizan hormon, tiroid stimülan hormon, koryonik gonadotropin hormon, steroidler, kortikosteroidler, kortizol, kortikosteron, aldosteron, progesteron, androjenler, östrojenler, D vitamini, grelin, fosfolipid hormonlar, atrial natriüretik peptid, gastrin, opioid peptidler, plasenta, hormon sekresyonlarının düzenlenmesi
<strong>Summary</strong>
The endocrine system, in coordination with the neurological system, is the messaging system regulating the physiological functions like metabolism, nutrition, digestion, respiration, tissue function, sensory perception, sleep, excretion, breastfeeding, stress induction, growth and development, movement, reproduction and psychological changes and organizing communication between organs and tissues for behavioral activities. Endocrine system consists of three basic components as endocrine glands, hormones and target cells. Hormones synthesized and secreted by the endocrine glands in line with the stimuli from the internal and external environments play a critical role in the regulation of physiological processes by transmitting the messages sent by the endocrine glands to the target cells through special receptor proteins in
the target cells. Hormones can circulate freely or bound with a protein in the peripheral circulation, depending on their chemical structure, and they act on target cells through different receptors and by using different metabolic pathways. If the physiological synthesis and secretions of hormones in the endocrine glands are disrupted, many different clinical pictures may occur leading to
many diseases.
<strong>Keywords:</strong> Endocrine system functions, endocrine system structure, endocrine glands, hormones, target cells, transport of hormones, removal of hormones from the environment, hormone action pathways, hormone receptors, cell
membrane receptors, ligand-gated ion channels, membrane receptors, intracellular hormone receptors, target cell response, hormonal interaction, chemical structures of hormones, monoaminoacid hormones, thyroid hormones,
catecholamines, melatonin, serotonin, protein hormones, growth hormone, prolactin, leptin, resistin, insulin, glucagon, parathyroid hormone, parathormone, calcitonin, antidiuretic hormone, vasopressin, glycoprotein hormones follicle stimulating hormone, luteinizing hormone, thyroid stimulating hormone, chorionic gonadotropin hormone, steroids, corticosteroids, cortisol,
corticosterone, aldosterone, progesterone, androgens, estrogens, vitamin D, ghrelin, phospholipid hormones, atrial natriuretic peptide, gastrin, opioid peptides, placenta, regulation of hormone secretions

*Giriş:
Endokrin sistem, yaşam boyu hücre ve organların fizyolojik fonksiyonlarını hücreler arası homeostazı koruyarak düzenler ve tüm vücuttaki hücresel aktiviteyi koordine eder ve bütünleşmiş olarak biçimlendirir (1-3).
Endokrin sistem, kısa peptitlerden çok uzun glikoprotein zincirlerine kadar değişen çeşitli hormonları sentez ve sekrete eden, farklı embriyolojik kökenlerden türemiş, etkilerini komşu veya uzak hedef hücrelerde uygulayan bütünleşmiş çoklu bir organ ağıdır. Bu endokrin organ ve aracılar ağı, tek başına çalışmaz, merkezi ve çevresel sinir sistemleriyle olduğu kadar, bağışıklık sistemleriyle de yakından bütünleşir, bu da şu anda kullanılan “nöroendokrin” veya “nöroendokrin-bağışıklık” sistemleri gibi terminolojiler ile ifade edilir (1-3), ( Bkz. Alıntının yapıldığı kitabımızdaki
Resim 1: Hipotalamus ve hipofizin anatomik yapısını göstermektedir.) Endokrin sistem ile koordineli çalışan sinir sistemi arasında mesajlaşma yönünden yakın benzerlikler vardır. Endokrin sistemde hormonlar endokrin hücrelerde sentezlenip dolaşıma sekrete edilirken sinir hücreleri arasındaki mesaj taşıyıcı moleküller (neuro-transmitter) nöron hücrelerinde sentezlenip akson boyunca ilerleyerek sinaptik veziküllerde depo edilir. Gerektiğinde nöron hücresinin uyarılıp depolarize olması ile sekrete edilip postsinaptik bölgedeki nöron hücrelerine mesaj iletilir. Bazı moleküller hem endokrin hem de sinir hücreleri arasında mesaj taşıyıcı olabilmektedir. Örneğin katekolaminler adrenal bezden sekrete edildiği zaman bir hormon, sinir uçlarından sekrete edildiği zaman ise sinir hücreleri arasında nöro-transmitterdirler. Katekolaminlerin, adrenerjik, santral ve periferik sinir sistemindeki reseptörleri ve reseptör sonrası mesaj ileti yolları aynıdır (1-3).
Merkez sinir sistemi ile endokrin sistem arasındaki bağlantıyı özellikle merkez sinir sisteminin içerisinde yerleşik özelleşmiş hücrelerin koleksiyonu olan hipotalamus, başlıca merkez sinir siteminden aldığı mesajlar doğrultusunda hipofiz bezinde hormon sekresyonlarını uyaran veya baskılayan mesajcılar üretir (3), (Bkz.Alıntı yapılan kaynağımızda yer alan Resim 2: Hipotalamus ve hipofizden sekrete edilen homonları göstermektedir.)
Endokrin sistemin fonksiyonları (4): Endokrin sistemin temel işlevlerinden bazıları şunlardır:
• Sodyum ve su dengesinin düzenlenmesi, kan hacmi ve basıncının kontrol altında tutulması.
• Hücre zarı bütünlüğü ve hücre içi haberleşme için gerekli hücre içi ve dışı sıvı konsantrasyonlarını korumak için kalsiyum ve fosfat dengesinin düzenlenmesi
• Enerji dengesinin düzenlenmesi ve hücresel metabolik taleplerin karşılanmasını sağlamak için yakıt mobilizasyonu, kullanımı ve depolanmasının kontrolü.
• Stres durumunda, strese karşı hemodinamik ve metabolik tepkilerin koordinasyonu.
• Üreme, gelişme, büyüme ve yaşlanmanın düzenlenmesi.
Endokrin sistemin yapısı (1-3): Endokrin sistemi üç temel bileşen oluşturur.
1. Endokrin bezler: Endokrin bezlerin salgı kanalları yoktur. Ürettikleri hormonları interstisyel boşluğa salgılayarak dolaşıma ulaştırırlar. Endokrin bezler anatomik olarak tüm vücuda dağılmışlardır. Farklı organlar arasındaki iletişim, hormonların ve/veya nörotransmiterlerin salınmasıyla sağlanır. Endokrin bezlerden hormon sekresyonu, çok çeşitli düzenleyici sistemlerden gelen spesifik sinyallere yanıt olarak meydana gelir. Tiroid hormonlarının, adrenokortikal hormonların ve gonadal hormonların, sentez ve sekresyonu genellikle hipotalamik-hipofizer-adrenal (HPA), hipotalamik-hipofizer-gonadal (HPG) ve hipotalamik-hipofizer-tiroid (HPT) eksenlerini içeren doğrudan etki ve negatif ve/veya pozitif geri bildirim (feed back) etkileşimleri ile düzenlenir (1-3). Serum kalsiyum konsantrasyonu paratiroid hormon sekresyonunu, serum glukoz konsantrasyonu insülin ve glukagon sekresyonunu etkiler.
2. Hormonlar: Hormonlar, endokrin bezlerden çok küçük miktarlarda salgılanan ve bir hedef
hücre üzerinde biyolojik bir etki uygulayan kimyasal ürünlerdir. Hormonlar endokrin bezlerden (örn; insülin, kortizol) salgılandığı gibi, diğer organlar içerisine yerleşmiş özellikli hücrelerden de salgılanabilir. Bunlar arasında; sinir hücreleri (örn; kortikotropin, oksitosin ve antidiüretik hormon), kalp hücreleri (atriyal natriüretik peptid), karaciğer hücreleri (örn; insülin benzeri büyüme faktörü-1) ve adipozitler (örn; leptin) yer almaktadır.
3. Hedef hücreler: Hedef hücre, hormona özgü reseptörleri bulunan ve hormonun getirdiği mesaja yanıt veren hücredir.
Hormonlar
Hormonlar, taşıdıkları mesajları hedef hücrelerde bulunan özel reseptör proteinleri aracılığı ile hedef hücrelere iletip fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde kritik rol oynarlar(1-3). Bir hormon başta kan dolaşımı olmak üzere birçok ortamda bulunsa bile yalnızca bu hormon için uygun reseptöre sahip olan hedef hücrelerde etkisini gösterir. Hormonlar uzak mesafelerdeki hedef
hücrelere mesaj taşıdıkları gibi bazı hormonlar interstisyel boşluklar aracılığı ile sekrete edildikleri hücrelerin hemen komşuluğunda olan hedef hücrelere mesaj iletirler (parakrin), hatta bazıları doğrudan sentez edildikleri hücrelerin içerisindeki reseptörlerini etkileyebilirler (otokrin)(1-3). Bir hormonun farklı hedef organlar üzerinde farklı etkileri olabilirken tersine, bir hedef hücre
birden fazla hormon tarafından etkilenebilir. Hormonların kandaki konsantrasyonları hormon sekresyonlarının doğrudan göstergesi olarak kabul edilir. Hormonların yarılanma süreleri kandaki hormon düzeyinin referans düzeyin yarısına düşmesi için gereken süredir. Yarılanma süreleri dakikadan günlere kadar değişebilir.
Hormonların taşınması (1,4): Dolaşıma salgılanan hormonlar, ya taşıyıcı (bağlayıcı) proteinler olarak da bilinen proteinlere bağlanarak, ya da serbestçe dolaşabilir. Taşıyıcı proteinler, hormon için bir rezervuar görevi görür ve hormonun konsantrasyonunun başlangıç konsantrasyonunun % 50’sine düştüğü süre boyunca hormonun yarı ömrünü uzatır. Serbest hormon, spesifik hormon reseptörüne bağlanacak hormonun aktif formudur. Dolayısıyla, taşıyıcı proteine bağlanan hormon,
hormonun biyolojik etki uygulayacak serbest hormon miktarını belirleyerek hormonun aktivitesini düzenlemeye hizmet eder. Taşıyıcı proteinlerin çoğu globulindir ve karaciğerde sentezlenir. Bazı bağlanma proteinleri, (örn; kortizol bağlayıcı proteinler) belirli bir proteine özgüdür. Bazı hormonlar diğer globülin, prealbümin ve albümine de bağlanabilirler. Bu proteinlerin çoğu
karaciğerde sentezlendiğinden, hepatik fonksiyondaki değişiklikler, bağlayıcı protein düzeylerinde anormalliklere neden olabilir ve toplam hormon konsantrasyonlarını etkileyebilir. Genel olarak, aminler, peptidler ve protein yapılı hormonlar hidrofilik oldukları için çoğu serbest formda dolaşır. Bununla birlikte, bu kuralın kayda değer bir istisnası, insülin benzeri büyüme faktörünün (insülin like growth factor-I) yüksek afiniteli bağlayıcı proteinlerden birine bağlanmasıdır. Steroid ve tiroid hormonları lipofilik, yapıda oldukları için hidrofobiktirler ve belirli taşıma proteinlerine bağlı olarak taşınırlar. Bir hormon ve onun taşıyıcı proteini arasındaki etkileşim dinamik bir denge halindedir. Hormon eksikliği veya fazlalığında, bağlayıcı proteine bağlanan hormon düzeyleri değişerek belirtilerin ortaya çıkması bir dereceye kadar önlenebilir. Taşıyıcı protein düzeylerindeki değişiklikleri takiben hormon salgısı tekrar hızla ayarlanır. Örn; hamilelik sırasında plazma kortizol bağlayıcı protein düzeyleri artar. Dolaşımdaki kortizol bağlayıcı protein seviyelerindeki artış, kortizol için artan bir bağlanma kapasitesine ve bunun sonucunda serbest kortizol seviyelerinde bir azalmaya yol açar. Serbest kortizoldeki bu azalma, kortikotropin salgılayan hormonun hipotalamik salgılanmasını uyarır, bu da ön hipofizden ACTH salgılanmasını ve sonuç olarak ve adrenal bezde kortizol sentez ve sekresyonunu uyarır. Kortizol, sekresyonu arttırılarak,
kortizol eksikliği önlenir.
Hormonların ortamdan temizlenmesi (3-5): Bir hormonun yarı ömrü, dolaşımdan uzaklaşması ile ters orantılıdır. Hormonlar dolaşıma salgılandığında, hedef organdaki spesifik reseptörlerine bağlanabilir, karaciğer tarafından metabolik dönüşüme uğrayabilir veya idrarla
atılabilirler. Karaciğerde hormonlar, faz I (hidroksilasyon veya oksidasyon) ve/veya faz II (glukuronidasyon, sülfasyon veya glutatyon ile indirgeme) reaksiyonları yoluyla inaktive edilebilir ve daha sonra karaciğer tarafından safra veya böbrek yoluyla atılabilir. Bazı durumlarda, karaciğer hormonun yıkımı yerine bir hormonun öncü kısmını sentezleyip aktive edebilir (örn;
D vitamini sentezi). Bazı hormonlar hedef hücre içerisinde parçalanabilirler. Hormon reseptör kompleksi hücre içerisine girdikten sonra hormonun lizozomal parçalanması ile hedef hücre içerisinde yıkılabilir ve dolaşımdaki hormonun yalnızca çok küçük bir kısmı bozulmadan idrar ve/veya dışkı ile atılır.
Hormonların fizyolojik düzeyler dışı hücresel etkileri (1,2): Hormon etkisinde fizyolojik düzeyler dışında, fazlalık veya eksiklik bir hormonun fazla veya yetersiz üretiminden ve/veya azalmış reseptör sayısı veya işlevinden kaynaklanabilir. Hormon reseptör agonistleri ve antagonistleri,
hormon eksikliği veya fazlalığı durumlarında bozulmuş olan endokrin fonksiyonu eski haline getirmek için kullanılmaktadır. Hormon reseptör agonistleri, hormon reseptörüne bağlanan ve hormonun ortaya çıkardığına benzer biyolojik bir etki üreten moleküllerdir. Hormon reseptör antagonistleri, hormon reseptörüne bağlanan ve hormonun biyolojik etkilerini inhibe eden moleküllerdir.
Hormon eyleminin yolları (1-4): Hormonlar biyolojik etkilerini hedef hücrelerdeki özel hormon reseptörlerine bağlanarak üretirler ve bağlandıkları reseptör tipi büyük ölçüde hormonun kimyasal yapısı tarafından belirlenir. Hormon reseptörleri, ilgili hormonun yapısında bulunan belirli molekülleri tanır ve yalnızca tanıdığı moleküle sahip hormona yanıt verir. Hedef hücrelerin çoğunda, maksimum biyolojik yanıt, hormon reseptörü % 100 doluluğa ulaşmadan elde edilebilir. Dolu olmayan reseptörlere yedek reseptörler denir. Sıklıkla, belirli bir hedef hücrede biyolojik bir yanıt üretmek için gereken hormon reseptörü doluluk oranı çok düşüktür; bu nedenle, hedef dokulardaki reseptör sayısındaki bir azalma, hormon etkisinde ani bir azalmaya yol açmayabilir. Örneğin, insülin aracılı hücresel etkiler, adipositlerdeki toplam reseptör sayısının % 3’ünden azı dolu olduğunda ortaya çıkar. Hormon tarafından getirilen mesajı alan reseptör, hedef hücredeki mesajla ilgili zincirleme mekanizmaları harekete geçirerek hücre içerisinde mesajın gereğini yerine getirir. Hedefteki hücre, aynı hormonu tanıyan ancak farklı sinyal iletim yollarını aktive eden farklı reseptör tipine sahip olabilir veya farklı hormonları tanıyan aynı biyokimyasal yolu aktive eden farklı reseptörlere sahip olabilir. Bazı hormonlara ait reseptörler farklı vücut dokularındaki hücrelerde bulunabilir ve hücrenin özelliğine göre hücrelerde farklı yanıtları tetikleyebilir. Bu nedenle, bir hormonun tetiklediği yanıt yalnızca hormona değil, aynı zamanda hedef hücrenin özelliğine de bağlıdır. Hedef hücrelerin verdikleri yanıt, yeterli olunca, yanıtın sonuçları hormonu üreten hücreler tarafından algılanarak duruma göre bu hormonun üretiminde bir aşağı regülasyona geçilir. Bu biyokimyasal mekanizmaya homeostatik negatif geri bildirim döngüsü ismi verilmektedir. Hedef hücre hormonun getirdiği mesajı aldıktan sonra hücrenin özelliğine göre çeşitli şekillerde yanıt verebilir. Hedef hücrenin hormona yanıtı, hücre içi protein sentezinin uyarılması, enzimlerin aktive veya de-aktive olması, hücreye ait ürünlerin sentez ve sekresyonunda uyarılma veya baskılanma, hücredeki mitoz ve hücrenin büyüme ve gelişmesinde değişiklikler, hücre zarının geçirgenliğinde farklılaşma gibi hücrenin çeşitli fonksiyonlarını içerebilir. Bazı durumlarda, tek bir hormon, belirli bir hücrede farklı yanıtları indükleyebilir.
Hormon reseptörleri: Hormon reseptörleri, hedef hücrelerdeki yerleşimlerine bağlı olarak hücre
membran (zarı) veya hücre içi reseptörler olarak sınıflandırılır (5,6).
Hücre membran reseptörleri: (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 3&#8217;te hücre membran resetörleri gösterilmektedir.) Fonksiyonel olarak, hücre zarı reseptörleri, hücre içi proteinlerin/enzimlerin aktivitesini düzenleyen ligand kapılı iyon kanallarına ve hücre membran reseptörleri olarak bölünebilir(5).
Ligand kapılı iyon kanalları (1,7):Bu reseptörler fonksiyonel olarak hücre zarında bulunan bir iyon kanalı ile iletişim halindedir. Hormonun reseptöre bağlanması ile hücre zarında iletişimde olduğu iyon kanalı açılarak hedef hücre içerisine giren iyonlar hücre içerisinde aktivasyonu başlatırlar (Örneğin; insülin hormonunun reseptörü) (1,7).
Hücre içi proteinleri aktive eden membran reseptörleri (6,7): Lipitte çözünür olan tiroid hormonları dışında, aminoasitten türetilen hormonların tamamı hidrofilik oldukları için hücre zarının fosfolipid çift tabakasından içeriye geçemezler ve bu nedenle mesajlarını bir ucu hücre zarının dış
yüzeyinde diğer ucu zarın iç kısmında bulunan bir reseptör aracılığı ile iletirler. Hücre yüzeyindeki reseptöre ligand bağlanması ve ilişkili proteinlerin aktivasyonu, hücre içi proteinleri ve enzimleri aktive eden, gen transkripsiyonu ve ekspresyonu üzerindeki etkileri içerebilen bir sinyal olayları zincirini başlatır. Hücre zarındaki reseptörlerin çoğu, G proteini ismi verilen, yedi alfa
sarmal transmembran proteini ile bağlantılıdır (6). Hormonun reseptöre mesajı iletmesi ile hücre zarındaki reseptör G proteinini aktive eder, bu da ikinci mesajcıları uyarır. Çeşitli hormonlar tarafından kullanılan ikinci mesajcıların başlıcaları şunlardır:
– Siklik Adenozin Monofosfat (cAMP)
– Siklik Guanozin Monofosfat (cGMP)
– İnozitol Trifosfat (IP3)
– Kalsiyum iyonları
Aktive olan G proteinleri, adenilat siklaz ve fosfolipaz C olmak üzere iki tür enzim sistemini aktive eder. G proteini tarafından aktive olan adenilat siklaz enzimi adenozin trifosfat (ATP)’ı cAMP’ye dönüştürür ve hücre içi cAMP konsantrasyonu artar. İkinci haberci olarak cAMP, protein kinazları
içeren bir hücre mesajlaşma yolunu başlatır (7). Aktive olan protein kinazlar, diğer enzimler de dahil olmak üzere çok sayıda ve çeşitli hücre içi plazma proteinlerine bir fosfat grubu bağlayıp fosforilize edip aktif hale getirerek fosforilasyon ve defosforilasyon kaskadını başlatır. Aktifleşen proteinler hücrede hormonun mesajına spesifik iyon kanalı geçirgenliğindeki değişiklikleri
veya hücre içi moleküllerin artan konsantrasyonlarını içeren, sinyal transdüksiyonu olarak tanımlanan bir dizi etkiyi gerçekleştirirler (7). Fosforilasyon kaskadı, kan dolaşımındaki çok düşük hormon konsantrasyonunda bile yanıt olarak binlerce sinyal olayının aynı anda başlatılabilmesi nedeniyle hormonal yanıtın verimini, hızını ve özgüllüğünü önemli ölçüde artırır. Fosforilasyon
kaskadının başlattığı aktivite sitozolde bulunan fosfodiesteraz (PDE) enzimi tarafından cAMP’nin devre dışı bırakılması ile sonlandırılır. PDE’nin etkisi, yeni hormonlar hücre zarına ulaşmadıkça hedef hücrenin hormona tepkisinin hızlı bir şekilde kesilmesini düzenler (2,7). cAMP’yi ikinci bir haberci olarak kullanan hormonların örnekleri arasında kemik yapımı ve kandaki kalsiyum
seviyelerini düzenlemek için önemli olan kalsitonin; kan şekeri seviyelerinde rol oynayan glukagon; ve tiroid bezinden T3 ve T4 salgılanmasını düzenleyen tiroid uyarıcı hormon (TSH) yer almaktadır (8). Hormonun reseptöre bağlanmasına yanıt olarak hücrede cAMP konsantrasyonunu arttıran G proteinleri olduğu gibi cAMP konsantrasyonunu azaltan G proteinleri de vardır. Örneğin, somatostatin olarak da bilinen büyüme hormonu inhibe edici hormon (GHIH), hipofiz bezindeki reseptörlerine bağlandığında, cAMP konsantrasyonu azalır ve böylece insan büyüme hormonunun fazla sekresyonu engellenir (7). Suda çözünen hormonlardan bazıları ikinci
mesajcı olarak cAMP yerine kalsiyum iyonlarını kullanır. Bu sistemde G proteinleri, adenilil siklaza benzer şekilde çalışan enzim fosfolipaz C’yi (PLC) aktive eder. Aktive olan PLC, hücre zarına bağlı bir fosfolipidi diasilgliserol (DAG) ve inositol trifosfat (IP3) olmak üzere iki moleküle böler. Bir taraftan serbest hale gelen DAG, cAMP’nin yaptığı gibi bir fosforilasyon kaskadını başlatan protein kinazları aktive ederken diğer taraftan serbest hale gelmiş olan IP3, kalsiyum iyonlarının düz endoplazmik retikulum gibi sitozol içindeki depolama alanlarından serbestleşmesine neden olur. Serbestleşen kalsiyum iyonları ikinci haberciler olarak ya enzimatik sitemi ve diğer hücresel
aktiviteleri doğrudan etkilerler veya kalsiyum bağlayıcı bir protein olan kalmodulin’e bağlanarak hücre içindeki protein kinazları aktive ederler (6,7). Kalsiyum iyonlarını ikinci bir haberci sistem olarak kullanan hormonlara örnek olarak vazokonstriksiyon yoluyla kan basıncını düzenlemeye yardımcı olan anjiyotensin II ve hipofiz bezinin büyüme hormonlarının sekresyonuna
neden olan büyüme hormonu salgılayan hormon (GHRH) verilebilir (1,6,7).
Hücre içi (intraselüler) hormon reseptörleri (3,9): (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 4&#8217;te Hücre içi hormon reseptörleri gösterilmiştir)

Hücre içi hormon reseptörleri hücrenin içinde bulunur ve bu reseptörlere bağlanacak hormonların hücre zarını geçebilmeleri gerekir. Kolesterolden türetilen steroid hormonlar ve iyot bağlanmış benzen halkalarından oluşan tiroid hormonları yağda çözünür yapıya sahip oldukları için hedef hücre zarındaki lipid tabakadan kolayca geçerek hücre içi hormon reseptörüne kolayca ulaşırlar (9). Steroid ve tiroid hormonlarının hedef hücrelerindeki reseptörleri farklıdır. Steroid hormonlar, önce sitozol veya çekirdek içinde yerleşmiş olan reseptör proteinine bağlanıp hormon reseptör kompleksi olarak hücre DNA’sında bulunan ilgili segmente bağlanarak etkisini gösterir (2,3). Tiroid
hormonlarının hücre içerisindeki reseptör proteinleri DNA’ya bağlı olduğundan doğrudan DNA üzerinde bulunan bu reseptörlere bağlanırlar (10). Hem steroid hormon reseptör kompleksi hem de tiroid hormonları DNA üzerindeki hedef genlerine bağlanan steroid ve tiroid hormonlar hedef genlerindeki sitozole hareket eden ve ribozomlar tarafından protein sentezini yöneten [mesengerRNA (mRNA)]’ya transkripsiyonunu tetikler (2,11).
Hedef hücre yanıtını etkileyen faktörler: Hedef hücrelerin mesaj taşıyan hormonlara yanıtını etkileyen birtakım faktörler vardır (1-3). Örneğin, kan dolaşımındaki hormon konsantrasyonunun
yüksek olması hedef hücrelerin bu hormona özel reseptör sayısında azalmaya ve aşırı hormon konsantrasyonuna karşı hedef hücrelerin daha az reaktif olmasına neden olabilir. Bu sürece aşağı/alt düzenleme (down regulation) adı verilir (2). Bir hormonun konsantrasyonu kronik olarak azaldığında, hedef hücreler reseptör sayısını artırmak için yukarı/üst regülasyona (up regulation)
giderler. Bu süreç, hücrelerin mevcut hormona daha duyarlı olmasını sağlar. Hücreler gerektiğinde ayrıca reseptörlerin hormonlara olan duyarlılıklarını da değiştirebilirler (1-3).
Hormonal etkileşim: İki veya daha fazla hormon, hedef hücrelerin tepkisini çeşitli şekillerde etkileyebilir. En yaygın dört etkileşim türü aşağıdaki gibidir:
1. Aynı yönde (sinerjik, eş) etkileşim: İki farklı hormonun hedef hücrede benzer etkiyi oluşturmaları. İki hormon hücreye beraberce etki ettiklerinde daha etkin yanıt oluşturabilirler. Örneğin; norepinefrin (NE) ve epinefrin beraberce birçok fizyolojik cevabın ortaya çıkmasını sağlar. LH, FSH ve östrojen hormonlarının ovülasyona etkisi, T4 ve epinefrinin kan glukoz düzeyini artırıcı etkisi, büyüme hormonunun insülin ile birlikte büyüme üzerine etkileri sinerjik etki olarak değerlendirilebilir (1-3).
2. Toplamalı (Additif) etkileşim: Her bir hormon ayrı ayrı aynı yanıtı oluşturabilir ancak beraberce daha büyük bir yanıt oluşturmak üzere etkinlikleri birbirinin üzerine eklenir. Örneğin; norepinefrin ve epinefrin’in birlikte etkileri (1-3).
3. İzin verici (permisif) etkileşim: Bir hormon, hedef hücrede ikinci bir hormonun işlevine izin verecek şekilde fonksiyon göstermesi. Örneğin; uterusun önceden östrojenle karşılaşması progesteron reseptörlerinin oluşumunu uyarır (1-3).
4. Zıt (antagonist) etkileşim: Bir hormonun etkisi ile diğer hormonun etkisinin azalması veya ortadan kalkması. Örneğin; İnsülinin kan glukoz düzeyini azaltıcı etkisine karşın glukagon ve epinefrin hormonlarının kan glukozunu yükseltici etkisi vardır. Kalsitonin ve parathormonun kan kalsiyum düzeyi üzerine etkileri zıttır (1-3).
Hormonların kimyasal yapıları: Hormonların kimyasal yapıları hormonun sentezini, sekresyonunu, hedef hücrelere taşınmasını, mesajı ileteceği reseptörün türünü, göreceği işlevi ve diğer birçok yönünü etkiler(1-3). İnsan vücudunda fonksiyon gören hormonlar kimyasal yapılarına göre esas olarak üç gruba ayrılabilirler. Aminoasitlerden türetilen, protein türevi [(monoaminosait, protein/polipeptid/glikoprotein)] hormonlar, kolesterolden türetilen steroid hormonlar, lipid ve fosfolipidlerden türetilen aykosanoid (eikosanoid)ler (1-3).
Monoaminoasit hormonlar: Monoaminoasit kaynaklı hormonlar tirozin veya triptofan aminoasitlerinden türetilirler.
Tirozin aminoasidinden türetilen hormonlar: Tirozin aminoasidi, karaciğerde, fenil halkasına fenilalanin-hidroksilaz enzimi aracılığı ile bir hidroksil grubu eklenerek sentezlenir. Tirozin aminoasidi, tiroid ve katekolamin hormonlarının ön maddesidir (4).
(Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 5: Tiroid hormon sentezini göstermektedir)
Diyetle alınan iyod, tiroid hücre membranlarında bulunan sodyum-iyod simporter ismi verilen bir mekanizma ile aktif olarak hücre içerisine alınır (12-14). Hücre içerisine alınan iyod, iyodinaz enzimi aracılığı ile tirozin amino asidine bağlanır. Bu bağlanmaya iyodun organikleşmesi ismi verilir. Bu işlemden sonra, mono-iyodotirozin [MIT (T1)], di-iyodotirozin [DIT (T2)], triiyodotironin [(T3) (3,3’,5 triiodothyronin)] ve tetraiyodotironin [(T4) (thyroxine)]; hormonları sentezlenir. T3 ve T4 hormonları, tiroid hücrelerinde tiroglobulin molekülü içerisinde iki tirozin aminoasidinin benzen halkalarının birbirine oksijen köprüleriyle bağlanıp üç veya dört iyot içerecek şekilde sentezlenmesi ile olur (12-14). Tiroid bezinden sadece T3 ve T4 hormonları periferik dolaşıma sekrete edilir, MIT ve DIT sekrete edilmezler. Tiroid hormonları periferik dolaşımda başta tiroksin bağlayıcı globulin (TBG) olmak üzere prealbumin ve albumine bağlanarak taşınırlar (12-14).
Tiroid hormonları periferik hücrelerde hem glikojenoliz hem de glikoneogenezi uyarır. Kolesterol sentez ve yıkımı artar. Bağırsaklarda glukoz absorbsiyonu, uyarılır, metabolizma hızlanır, enerji kullanımı ve ısı üretimi artar (6). Kalp damar sistemi dahil olmak üzere birçok organın çalışmasını uyarır. Çocuklarda büyüme ve beyin gelişimi için gereklidir (fetal dönem dahil) (12-14).
Tiroid hormonlarının sentez ve sekresyonu hipofiz bezinden sekrete edilen tiroid stimülan hormon (TSH)’un tiroid hücresindeki TSH reseptörüne getirdiği mesajlar ile düzenlenmektedir (13). Dolaşımdaki T3 hormon konsantrasyonu tirotropin ve TSH sekresyonu üzerine negatif geri bildirim yolu ile tiroid hormonlarının sekresyonunu fizyolojik sınırlar içerisinde tutar (14).
Periferik dolaşımdaki T3 hormon konsantrasyonu, TSH ve TRH üzerine negatif geri bildirim etki ile sekresyonlarını baskılayarak tiroid hormon sekresyonlarının fizyolojik sınırlar içerisinde kalmasını homeostatik olarak kontrol eder (14).  Katekolamin ismi ile anılan hormonlar epinefrin (adrenalin), metil grubu olmayan epinefrin [norepinefrin (noradrenalin] ve dopamin’dir(15). (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 6&#8217;da Katekolamin sentezi görülmektedir)
Tirozin aminoasidi kromaffin hücreler, beyin hücreleri ve sempatik sinir sistem hücreleri tarafından aktif transport ile hücre içerisine alınır. Hücre içerisine alınan tirozin molekülü mitokondrilerde ko-faktör (co-factor) aracılığı ile tirozin hidroksilaz enzimi tarafından dihidroksi fenilalanin’e (DOPA) sentezlenir(1-4). Nonspesifik bir enzim olan ve sitoplazmada serbest formda bulunan dekarboksilaz enzimi DOPA’yı dopamine döndürür. Dopamin de kromaffin hücre granüllerinin içerisinde beta oksidaz enzimi tarafından oksitlenerek norepinefrine döner. Adrenal medulla hücrelerinden veziküller içerisinde sekrete edilip hücre dışına çıkan norepinefrinin önemli kısmı tekrar hücre sitoplazmasına geri döner. Hücre içerisine dönen norepinefrin kortizol tarafından regüle edilen fenil-etanolamin-N-metil transferaz enziminin aracılığı ile S-adenosilmethionin’den bir nitrojen atomu alarak metillenir ve epinefrin olarak veziküllerin içerisinde depolanır (1,3,4).
Epinefrin ve norepinefrin, adrenal medulla tarafından sekrete edilir ve bireyin stres anında stresle savaş ya da kaç tepkisinde rol oynarlar. Epnefrin, sistolik kan basıncını, kalp ritmini ve kardiyak output’u arttırır. Karaciğerden glukoz çıkışını uyararak enerjinin hızlı teminine yardımcı olur. Akciğerlerde bronşları dilate eder, hava yollarını rahatlatır, göz bebeklerini dilate eder (2,4).
Norepinefrin de, epinefrin gibi stres durumunda insanda dövüş veya kaç psikolojisine uygun modu yaratır, diğer taraftan kalp hızında yavaşlamayı tetikler(2,4). Dopamin hormonu hipotalamus yan eminenslerdeki sinir hücrelerinde sentezlenip sekrete edilir. Dopamin başta özellikle hipofizden sekrete edilen prolaktin olmak üzere ön hipofiz hormonlarının sekresyonlarında rol oynar. Dopamin arterleri dilate eder, sistolik kan basıncını yükseltir, kardiak output’u ve idrar çıkışını arttırır (1,2).
Triptofan aminoasidinden türetilen hormonlar: Triptofan aminoasidi, melatonin, serotonin, 5-hidroksi triptamin ve 5 hidroksi indolo asetik asit hormonlarının sentezinde öncül maddedir (1,2).
Melatonin: Melatonin primer olarak pineal bez ve retinada melanokortinin kontrolu altında üretilir(16). Melatonin, vücutta yaygın olarak bulunan 5-hidroksi triptaminden pineal bezde üretilerek, kan dolaşımına ve serebrospinal sıvıya sekrete edilir (1-4). Melatonin sekresyonunun ritmi, hipotalamusun suprakiazmatik nükleusunda (SCN) bulunan biyolojik saat tarafından düzenlenir. SCN, günün aydınlık/karanlık siklusu ile 24 saatlik bir periyoda ayarlanmıştır. Bu senkronizasyon, ışık sinyalinin retinadan optik sinirler vasıtası ile kiazma optikuma ve oradan SCN’ye iletilmesi ile olur. Epifiz bezinde, gündüz ve ışık varlığında triptofandan serotonin üretilirken, karanlıkta melatonin üretilir(1-4). Melatonin, aydınlık/karanlık kontrolünü, bedenin biyolojik saatinin ayarlanmasını ve uykuya girişi aktive eder, ayrıca gece gastrik sekresyonu
baskılar (1-4).
Serotonin: Serotonin, pineal bezde triptofan aminoasidinden sentezlenerek sekrete edilir(1-3). Serotonin, nöronlar arasında mesajlaşmayı sağlayan bir hormondur. Serotonin konsantrasyonu arttıkça merkez sinir sisteminde vazokonstrüksiyon, serotonin konsantrasyonu düştükçe vazodilatasyon olur. Serotonin, iştah, bağırsak hareketleri, ruhsal durum, uyku durumu, öfke ve metabolizma üzerinde etkilidir (1-3). Serotonin hormonu besinlerde bulunmaz sadece vücut tarafından üretilebilir. Çinko, magnezyum, omega 3 yağ asidi içeren besinler serotonin üretimine yardımcı olurlar (1-3).
Protein/Polipeptid Hormonlar: Protein/polipeptid hormonlar aminoasid zincirleri olarak sentezlenirler. Bu grupta büyüme hormonu [growth hormon (GH)], adrenokortikotropik hormon (ACTH), insülin, glukagon, paratiroid hormon, antidiüretik hormon ve oksitosin vardır (1-3). Protein ve polipeptid yapısındaki hormonların sentezi diğer vücut proteinlerinin sentezi gibidir. Hücre nukleusunda dezoksiribonükleik asid (DNA) zincirinde bulunan hormon sentezine ait genetik şifrenin, ribonükleik asid (RNA) yapısındaki mesaj taşıyıcı proteine [mesenger-RNA
(mRNA)] kopyalanması ve daha sonra bu kopyanın hücre sitoplazmasındaki organel ve enzimler tarafından çoğaltılıp sentezlenmesi ile gerçekleştirilir (1-4).
Büyüme hormonu (GH): Ön hipofizin somatotropik (asidofilik) hücrelerinde polipeptid zinciri şeklinde sentezlenen, insanlarda büyüme, hücre üretimi ve yenilenmesini uyaran hormondur (17). GH dokuları doğrudan etkilemez. Etkilerini somatomedin denilen peptidler aracılığı ile özellikle insülin benzeri büyüme faktörü [insülin like growth faktör-I (IGF-I) (somatomedin- C)] aracılığı ile gösterir (1,4,17). GH, protein sentezini arttırır, glukoz kullanımını baskılar, yağ yıkımını devam ettirir, kas ve diğer organların büyüyüp gelişmesinde önemli rol oynar (13,14). GH kıkırdak yapımını arttırarak uzun kemiklerde büyümeyi sağlar (17). Eksikliği özellikle çocukluk döneminde büyümede yetersizliğe yol açar ve değişik tipte cücelikler görülür (1-4). GH sentez ve sekresyonu, hipotalamustan sekrete edilen GH sekrete ettirici [GH-releasing hormon (GH-RH)] tarafından düzenlenmektedir (17). Somatostatin, insülin, glukagon, TSH, FSH, ACTH gibi hormonlar GH sekresyonunu baskılarken, egzersiz, stres ve uykunun derin döneminde GH sekresyonunda artış vardır (17).
Prolaktin: (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 7&#8217;de Prolaktin sekresyonunu düzenleyen faktör ve hormonlar görülmektedir)  Hipotalamustan salgılanan prolaktin sekrete ettirici hormon [prolactin releasing hormone (P-RH)], ön hipofizdeki laktotrop (mammotrop) hücrelerdeki
reseptörlerini etkileyerek prolaktin sentez ve sekresyonunu uyarır. Özellikle gebelik ve laktasyon sırasında ön hipofizdeki bu hücreler sayıca artar (18). Prolaktin, memelerin büyümesini ve özellikle gebelik ve laktasyon döneminde süt sekresyonunu uyarır (18). Stres, uykusuzluk, yorgunluk, seksüel davranışlar, bebeğin meme emmesi prolaktin sekresyonunu uyarır (1,18).
Adrenokortikotropik hormon (ACTH): (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 8: Hipotalamo-Pituiter-Adrenal Aks) Hipotalamustan sekrete edilen kortikotropin sekrete ettirici hormon [corticotropin releasing hormone (CRH)], ön hipofizdeki kortikotrop hücreleri uyararak proopiomelanokortin (POMC) adı verilen öncü maddenin enzimatik olarak parçalanmasına neden olur. Bu uzun molekülün ön hipofizin kortikotrop hücrelerinde parçalanması ile ACTH ve yanı sıra, β-lipotropin (β-LPH), β-endorfin ve melanosit uyarıcı hormon [melanosit stimulan hormon(MSH)] açığa çıkar (1,19). ACTH’nın kan konsantrasyonu sabah 08-09 saatleri arasında
en yüksek, gece uykuda en düşük düzeyde olan günlük ritmi (circadian rhythm) vardır (19). ACTH adrenal korteks fonksiyonları ve gelişimi için esastır. Adrenal korteks hücrelerindeki reseptörleri etkileyerek kortizol sekresyonunu uyarır. ACTH aynı zamanda noradrenalin ve adrenalin gibi hormonların sekresyonu ve bazı biyokimyasal moleküller üzerinde de etkilidir (1-3,19).
ACTH sekresyonu hipotalamus, ön hipofiz ve adrenal bezler tarafından düzenlenir. Bu üçlü aksa hipotalamo-hipofizer-adrenal [hypothalamic-pituitary aks (HPA)] ismi verilmektedir. ACTH sekresyonu ile yükselen kortizol hipotalamustan sekrete edilen kortikotropin sekresyonunu baskılayarak ACTH sekresyonu baskılar (1-3,19).
Melanosit Uyarıcı Hormon [Melanocyte Stimulating Hormone (MSH)]: MSH, POMC ismi verilen öncül polipeptidden, hipotalamustaki melanotrop hücrelerde ve hipofizin ön lobundaki kortikotrop hücrelerde sentezlenir (1,4). POMC, hipotalamusun arkuat çekirdeği, dorsomediyal hipotalamus ve beyin sapındaki hücrelerde yoğun olarak bulunur. ACTH’nın ön maddesi POMC olduğu için aşırı ACTH yükselmelerinde POMC sentezi de artar ve dolaylı olarak MSH sekresyonunda da yükselme görülür (1,4). MSH, derinin epidermis hücreleri arasında bulunan ve melanin pigmenti içeren melanositleri etkileyerek, güneş ışığına maruz kalmakla cildde melanin depolanmasını sağlar. Bir anlamda derinin rengini belirleyen hormondur. Hormon azaldığı zaman
cildin rengi açılır, arttığı zaman ise koyulaşır (1,3).
Leptin: Leptin, tokluk duygusu yaratarak organizma içindeki yağ stoklarını ve iştahı düzenleyen bir hormondur. Tokluk hormonu diye de adlandırılan leptin, vücudun en büyük endokrin organı olan yağ (adipoz) dokudan sekrete edilir (1-3). Hipotalamo hipofizer adrenal aks hormonları ile ilişki içindedir ve nöropeptid Y ve melanokortin aracılığı ile etki gösterir (1-3). Leptin, fizyolojik olarak, adrenerjik reseptörler aracılığı ile santral sempatik aktiviteyi artırır, iştahı ve insülin direncini azaltır, endotelde nitrik oksit düzeyini artırır. Plazma leptin konsantrasyon yüksekliği ile kardiyovasküler olayların gelişme riski artar (1-3).
Rezistin: Adipoz doku hücrelerinden sekrete edilen rezistin, periferik hücrelerde insülin duyarlılığını azaltır (1-4). Glukozun hücrelere girişi baskılanarak azalır. Karaciğerde LDL üretimini arttırıp, periferik hücrelerde LDL reseptörlerinin yıkımını hızlandırarak arteriyel endotel hücrelerinde LDL birikimini ve kardiyovasküler aterosklerozu kolaylaştırır (1-4). Proinflamatuvar uyarılar rezistin sekresyonunu uyarır (1-4).
İnsülin: İnsülin pankreas beta hücreleri tarafından sekrete edilir ve kan şekerinin fizyolojik sınırlar içerisinde devam ettirilmesini sağlar (2,20). Pankreas beta hücrelerinde polipeptid zinciri olarak üretilen insülin, periferik hücrelere glukoz girişini ve kullanımını arttırarak başta karbonhidrat olmak üzere yağ ve protein metabolizmalarının düzenlenmesinde önemli rol oynar (2,20). Başta
kan şekeri konsantrasyonu olmak üzere yağ asitleri, bazı aminoasitler (mannoz, lösin ve arginin), bazı hormonlar (sekretin, gastrin ve inkretinler) insülin sekresyonunu artırmaktadır (3-4). Glukoza bağımlı insülin sekresyonunda en önemli faktör; hücre membranındaki ATP-bağımlı potasyum kanallarıdır (20). Glukoz transporter-II (GLUT-II) aracılı kolaylaştırılmış difüzyon yolu ile beta-hücreleri içine giren glukoz, glukokinaz enzimi ile metabolize olur ve hücre içinde ATP düzeyi yükselir (1,3). Konsantrasyonu yükselen ATP, ATP-bağımlı potasyum kanalları aracılığı ile membran potansiyelini değiştirip hücre içerisine kalsiyum girişini uyararak hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu yükseltip insülin sekresyonunu uyarır (1-4). İnsülin sekresyonunu baskılayan maddeler arasında, leptin hormonu, somatostatinler ve sinir sistemi ile gelen mesajlar vardır (1-4).
Glukagon: Glukagon, pankreas alfa hücrelerinden sekrete edilir (1-4). Glukagon sekresyonu, kan glukoz konsantrasyonunun düşmesiyle (hipoglisemi) uyarılır (1-4). Sekrete edilen glukagon, başta karaciğer olmak üzere periferik hücrelerde depolanmış olan glikojenin glukoza dönmesini uyarararak kan şekerini hızla yükseltir (1-4). Hipoglisemi halinde glukagon ile birlikte katekolaminlerin sekresyonu da artar (1-4).
Paratiroid hormon [Parathormon (PTH)]: (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 9&#8217;da: Parathormon ve D vitamini mekanizması ) Paratiroid bezlerde prohormon olarak sentezlenip sekrete edilir ve sonra 84 aminoasitlik bir kısma bölünerek aktif hormon haline gelir (2,21). Kan kalsiyum düzeyi normalin altına düştüğünde paratiroid bezlerdeki kalsiyuma duyarlı hücreler tarafından hormon sentez ve sekresyonu uyarılır(21). PTH, osteoklastların etkinliğini artırarak kemik yıkımını uyarır ve kemiklerden periferik dolaşıma, kalsiyum geçişi artar (21). Böbreklerden kalsiyum geri emilimi uyarılır, fosfat geri emilimi baskılanır ve böylece idrarla çıkan kalsiyum
miktarı azalıp, fosfat miktarı artarak, periferik dolaşımda kalsiyum konsantrasyonu yükselir (21). PTH, karaciğer ve böbrek hücrelerini etkileyerek aktif D3 vitamini (1,25-dihidroksi-kolekalsiferol) sentezini uyarır (2,22). PTH ve aktif D3 vitamini birlikte etki ederek barsaklardan kalsiyum emilimini artırırlar (2,22). PTH, kemik, böbrek ve barsaklar üzerinde etkisini göstererek
serum kalsiyum ve fosfor homeostazında primer rol oynayarak kemik dokusunun yıkım ve yeniden yapımında (remodeling)’de etkin rol oynar (2,4). Kalsiyum, üremeden apoptozise kadar birçok hücresel işlevin kontrolünden sorumlu ikincil haberci moleküldür (2-23). Çok sayıda hücresel işlev, kalsiyum iyonunun hücre içi konsantrasyonu ile kontrol edilmektedir. Kalsiyum,
hücre bölünmesi, farklılaşması ve apoptozu gibi fonksiyonlarda önemli bir mesajcı molekül olarak etki gösterir (2,23). Hücre içi kalsiyum kosantrasyonunun, iskelet ve kalp kasında kasılma mekanizması, endokrin bezlerde sekresyon, fertilizasyon, sinir hücrelerinde iletim, hücre içi metabolizmanın devamlılığında önemli rolü vardır (2,3). PTH, sekresyonundaki aşırılık hiperkalsemiye neden olur (23). Hiperkalsemi, sinir ve kaslardaki iletimi aksatır (23). Kalpte aritmi oluşturur (2,23). Kemiklerde zayıflama (osteopeni) ve böbreklerde kalsiyum taşları (ürolityaz)
görülür (23). Serum kalsiyum düşüklüğü PTH sekresyonunu uyarır. PTH, yeterince sekrete edilemez ise periferik dolaşımdaki kalsiyum konsantrasyonu azalır, hipokalsemi gelişir ve iskelet kaslarında ağrılı kramplar ve tetani ortaya çıkar (2-4). PTH’nun iki farklı türde reseptörü vardır. Bu reseptörlerden bir türü kemik ve böbrek hücrelerinde ve diğer türü merkez sinir sistemi, pankreas, testis, ve plasenta hücrelerinde yoğun olarak bulunur (2-4).
Kalsitonin: Tiroid bezinin C hücrelerinden sekrete edilir (1,2). PTH’nun aksi yönde etkilere sahiptir (2). Kalsitonin kemik ve kalsiyum metabolizmasını etkileyerek kan plazmasında kalsiyum homeostazisini düzenler (2,4).
Antidiüretik hormon (ADH) / Arginin Vasopressin (AVP) / (Vasopressin): ADH, peptid yapısında bir hormondur (2,24). Hipotalamustaki supraoptik ve paraventriküler çekirdekteki nöron hücrelerinde sentezlenir (2,3). ADH’nın bir kısmı doğrudan merkez sinir sistemine salıverilirken büyük çoğunluğu nörofizin adı verilen taşıyıcı proteinlere bağlanır ve nöronların aksonları boyunca
taşınarak hipofiz arka lobuna ulaşır (2-4). Aksonlarda veziküller içerisinde bekletilen ADH, arka hipofize gelen uyarılarla akson uçlarından kan dolaşımına salıverilir (2-4). ADH, böbrek nefronlarının distal ve toplayıcı tübüllerinde suyun geri emilimini arttırarak idrarın daha az miktarda ve yoğun olmasını (antidiüretik etki) sağlar (24). Kanama ve diğer nedenli hipovolemik şok ve benzeri durumlarda ADH periferik damarların direncini artırarak arteriyel kan basıncının
tekrar normal düzeylere getirilmesinde önemli rol oynar (2-4).
Oksitosin hormonu: Oksitosin hormonu, hipotalamustaki supraoptik ve paraventriküler çekirdeklerdeki nöron hücrelerinde sentezlenir (1,2,25). Oksitosin, nörofizin adı verilen taşıyıcı proteinlere bağlanır ve nöronların aksonları boyunca taşınarak doğrudan hipofiz arka lobuna ulaştırılır (25). Arka hipofize gelen sinirsel uyarılarla aksonlarda veziküller içerisinde bekletilen oksitosin hormonu akson uçlarından periferik dolaşıma salıverilir (2,25). Doğum esnasında serviks ve uterusun gerilmesi ile oksitosin sekresyonu artar ve oksitosin, doğumda uterus düz kaslarını uyararak kuvvetli ritmik kasılmalarla doğumu kolaylaştırır (1,3). Doğumdan sonra, bebeğin memeyi emmeye başlaması ile meme başındaki duyusal reseptörlerden çıkan afferent uyarılar hipotalamustaki paraventrikuler ve supraoptik çekirdeklere ulaşır (25). Arka hipofizden periferik dolaşıma salıverilen oksitosin, meme alveollerini çevreleyen miyoepiteliyal
hücrelerin kasılmasını ve sütün meme başına inmesini sağlar (2,25). Son zamanlardaki çalışmalarda oksitosin hormonunun anksiyete, eşler arasındaki ilişkiler, çiftleşme, sosyal davranış ve annelik davranışları gibi durumlarda etkisinin olduğu bildirilmektedir (2,25). Oksitosin hormonun yetersizliği sosyopati, psikopati, narsisizm ve genel uyarıcı davranış eğilimleri ile ilişkili
bulunmuştur (2).
Glikoprotein Hormonlar: Glikoprotein yapısındaki hormonlarda uzun polipeptid zincirine bir karbonhidrat grubu bağlanmıştır (3). Bu grupta luteinizan hormon (LH), follikül stimülan hormon (FSH), tiroid stimülan hormon (TSH) ve human chorionic gonadotropin hormon (hCGH) vardır (3). Glikoprotein hormonların, kovalent olmayan, 2 glikopeptidik alt birimi (alfa ve beta) vardır. LH, FSH, TSH ve hCG’nin alfa alt birimleri aynı beta alt birimleri farklıdır (3). FSH kadın ve
erkeklerde LH ile sinerjik etki gösterir (1-4).
Follikül stimülan hormon (FSH): FSH sekresyonu, hipotalamustan gelen gonadotropin sekrete ettirici hormon [gonadotropin releasing hormon (GnRH)] tarafından uyarılır (2,26). FSH, hipofiz ön lobundaki gonadotrop hücrelerden sekrete edilen, gonadotropik bir hormondur (3). FSH, ovaryum foliküllerinde proliferasyonu uyararak folikül gelişimini, erkeklerde ise testislerde seminifer tubülleri etkileyerek spermatogenezi düzenler (2,3). Sertoli hücrelerinde inhibin hormonun sentez ve sekresyonunu uyarır (2,3).
Luteinizan Hormon (LH): LH, ön hipofiz bezindeki gonadotrop hücreler tarafından üretilen gonadotropik hormonlardan birisidir (2,3). LH, kadınlarda olgun folikülün ovulasyon ile overden fallopian kanallarına atılmasını ve korpus luteum gelişimini tetikler, erkeklerde leydig hücrelerinde testosteron sentez ve sekresyonunu uyarır (2,3).
Tiroid stimülan hormon (TSH): TSH, hipofiz bezi ön lobundaki tirotrop hücrelerden hipotalamustan gelen tirotropin salgılattırıcı hormon [thyrotropin releasing hormone (TRH)] uyarısı ile sekrete edilir (2-4). TSH, tiroid hücre membranındaki reseptörleri aracılığı ile etkisini gösterip tiroid bezinin faaliyetini düzenler (2-4). Periferik dolaşımdaki tiroid hormonları TSH ve TRH sekresyonunu negatif geri bildirim, yolu ile etkileyerek TSH sekresyonu baskılanır (2-4). Periferik dolaşımdaki
tiroid hormonlarının konsantrasyonu düşerse TSH üretimi artar (2-4). TSH, başta fetal dönem de dahil olmak üzere tiroid bezinin gelişim ve büyümesinde çok önemlidir (2-4).
İnsan (Human) Koryonik Gonadotropin Hormon (hCGH): hCG hormon, insanlarda plasentayı oluşturan keselerden biri olan koryon kesesindeki villuslarda bulunan sinsityo trofoblast hücrelerinden sekrete edilen gonatlar üzerine etkili olan gonadotrop bir hormondur (1-4). Döllenmiş yumurtanın (zigot) uterusa yerleşmesinden hemen sonra salgılanmaya başlar ve
gebe kadının kanında ve idrarında döllenme sonrası 6-12 günde tespit edilebilir hale gelir (1-4). hCG, gebelik esnasında bulunan korpus luteum üzerinde zayıf LH ve FSH etkisi göstererek korpus luteumun gebelik döneminde devam ettirilmesinde önemli rol oynar (1-4).

<strong>Steroid Hormonlar: (Bkz. Alıntılanan kaynağımızdaki Resim 10: Steroid Hormonların Sentez Basamakları)</strong> Steroid yapısındaki hormonlar kolesterolden türetilirler (1-4,27). Kortikosteroidler (kortizol, kortikosteron ve aldosteron), progesteron, androjenler, östrojenler ve D vitamini bu grup içerisinde yer almaktadır (27). Kimyasal yapılarında tam olarak hidrojenize olmuş siklo-pentano-fenantren (steran halkası)
ismi verilen dörtlü bir molekül yer almaktadır (27).
Steran halkası üç hekzagonal ve bir pentagonal halkanın birleşiminden meydana gelir. Hekzagonal halkalar sıra ile A, B, C ve pentagonal halka D olarak
isimlendirilir (3,27). Temel halkanın aynı olmasına rağmen yan zincirler ve
uzaysal yerleşimdeki farklılıklar nedeni ile bu hormonlar farklı etki ve özelliklere sahiptirler (3,27). Steroid hormonlar suda çözünmezler (hidrofobik)
ve periferik dolaşımda taşıyıcı bir proteine bağlanarak hedef hücrelere giderler (27). Bu mekanizma steroid hormonların yarı ömrünün aminoasitlerden
türetilen hormonlardan çok daha uzun olmasına neden olur (3,27). Örneğin,
lipitten türetilmiş kortizol hormonunun, yarı ömrü 60-90 dakika iken, aminoasitten türetilen epinefrinin yarı ömrü bir dakika kadardır (1-4). Steroid
hormonlar, yağda çözünebilen (lipofilik) yapıda oldukları için hedef hücrelerinin zarından kolayca hücre içerisine geçerek hücre içi nükleer reseptörlere
bağlanıp etkilerini gösterirler (3,27). Steroid hormonlar, kolesterole karbon
atomları ve C halkasının 18, 19 kısmına metil grupları, 20 ve 21 kısmına da
yan zincirler eklenerek sentezlenir (2,3,27). Bu hormonların sentez ve sekresyonları polipeptid hormonlar tarafından regüle edilir (1-4). Yapısal ve fonksiyonel olarak dört ayrı grup steroid hormon vardır. Kortikosteroidler (C21),
progesteron (C21), androjenler (C19), östrojenler (C18). Kortikosteroidler ve
Prof. Dr. Şazi İmamoğlu 51
progesteron pregnandan türetilir, etil yan zincirleri ve iki metil grupları vardır
(1-4). Androjenler, androstan’dan, östrojenler estran’dan türetilir. Androjenlerin, östrojenlerin ve D vitaminin C halkasının 17 nolu kısmına bir yan zincir, 10 ve 13 nolu kısmına metil grupları eklenmiştir (1-4).
Kortikosteroidler: (Resim 11)
Kortikosteroidler böbreklerin üzerindeki adrenal bezlerin kabuk (korteks)
kısmında sentezlenip sekrete edilirler(27).
Resim 11: Adrenal bezde hormon sentezlenen hormonlar ve sentez bölgeleri
Kortizol:
Kortizol, böbrek üstü bezinin korteks kısmının zona fasikulata (fasciculata)
bölgesinde pregnanolondan türetilir (2,3,27). Steran halkasının C-11, C-17 ve
C-21 karbonlarının hidroksilasyonu, C-3’ün yükseltgenmesi ve C-4’ü C-5’e
bağlayan çift bağın izomerizasyonu ile sentezlenir(2,3,27). Kortizol, vücudun
strese karşı gösterdiği tepkiyle ilişkili bir hormondur. Kan glukozunu, kan
basıncını arttırır ve bağışıklık sistemini baskılar (2,3,27).
Kortizol; karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmalarını düzenler (2). Sodyum potasyum metabolizmasına etki ederek periferik dolaşımda su ve tuz tutulmasını arttırır, arteriyel tansiyonu yükseltir, anti-inflamatuvar etkisi vardır,
vücudun stresle baş etmesinde önemli rol oynar(1-4,27). Böbrek üstü bezinde
kortizolun sentez ve sekresyonu hipotalamo hipofizer aks tarafından negatif
geri bildirim ile düzenlenir (1,3). Yüksek stres veya kortizonlu ilaç tedavileri
serum kortizolünü yükseltebilir, kilo alımına, hipertansiyona, uyku düzensizliğine, psikolojik sorunlara, enerji düşüklüğüne ve diyabete yol açabilir
(1-4,27).
52 Endokrin Sistem ve Hormonlar
Kortikosteron:
Kortizolün bir ön maddesi olan kortikosteronun etkisi kortizola benzer, sodyum potasyum dengesini etkileyerek tansiyonu yükseltir (1-4).
Aldosteron:
Periferik dolaşımda sodyum ve potasyum dengesini düzenleyen bir hormon
olan aldosteron, böbrek üstü bezinin korteks kısmındaki zona glomerulosa
bölgesinde aldosteron sentaz enzimi aracılığı ile kolesterolden türetilir (1-4).
Aldosteron, böbreğin toplayıcı kanallarındaki hücrelerde bulunan mineralokortikoid reseptörlerini etkileyerek bu hücrelerin membranlarında sodyum
ve potasyum geçirgenliğini arttırır, sonuç olarak sodyum ve suyun yeniden
kana reabsorbe olmasını, potasyumun da idrara geçmesini sağlar (19). Aldosteron ayrıca toplayıcı kanallardaki hücrelerin hidrojen iyonu salgılamasını
uyararak plazma bikarbonat düzeylerini ve dolayısıyla kan pH’sını düzenler
(2,3). Aldosteron sekresyonu, periferik dolaşımda bulunan anjiyotensin-II ve
potasyum düzeylerinin artmasıyla uyarılır; bunların artışı kan sodyum konsantrasyonu ile ters orantılıdır. Ayrıca, kan pH’sının asitleşmesi (asidoz) ile
de sekresyonu artar (2,3,19). Aldosteron elektrolit ve su balansında sodyum
ve klorid retansiyonu ve potasyum ekskresyonunu devam ettirir (2,3,19).
ACTH, aldosteron sentaz ve sekresyonunda rol oynasa da sekresyonunu esas
etkileyen anjiyotensin-II’dir (2,3).
Progesteron:
Diğer steroid hormonlar gibi, dört halkalı hidrokarbon yapısı olan progesteron hormonu, kolesterol türevi olan pregnenolondan, böbrek üstü bezinde ve
gebelik döneminde plasentada sentezlenir ve sekrete edilir (2,3,28). Progesteron sentezi başlıca iki aşamada gerçekleşir. İlk aşamada, 3-hidroksil grubu
bir keto grubuna dönüşür, ve ikinci aşamada çift bağ C-4’ten C-5’e geçer
(2,3,28). Progesteron, bir mineralokortikoid olan aldosteronun ön maddesidir (2,3). Ayrıca, başka bir doğal progesteron olan 17-hidroksi-progesterona
dönüştükten sonra, kortizol ve androstendion da ondan türetilir (2,3). Andostendion’dan testosteron, estron ve estradiol sentezlenir (2,3,28). Progesteron
hormonu östrojen hormonu ile birlikte uterusu döllenmeye hazırlar, döllenmiş yumurtanın endometriuma yerleşmesine yardımcı olur ve düşük olmasını
engeller (2,3,28). Ovülasyon sonrası uterusta kalan korpus luteum progesteron ve östrojen sekrete etmeye devam eder (2,3). Doğumun gerçeklemesiyle
beraber oldukça önemli bir progesteron kaynağı olan plasenta ortamdan ayrıldığı için progesteron düzeylerinde düşüş meydana gelir (2,3,28).
Prof. Dr. Şazi İmamoğlu 53
Androjen hormonlar:
Androjen hormonların çoğunluğu böbrek üstü bezlerinin zona retikülaris bölgesinde sentez ve sekrete edilir (2,3,29). Androjen hormonlar testosteron, dihidrotestosteron (DHT), dehidroepiandrosteron (DHEA) ve androstenedion
gibi, erkeğe ait cinsiyet hormonlarını içerir. Bu hormon türlerinden en aktif
olanı testosterondur(3,4,29). Erkeklerde, bu ön maddeler testiste testosterona dönüştürülmektedir (2,3). Erkeklerde, böbreküstü bezlerinin sekrete ettiği
androjenlerin önemi azdır, çünkü kolesterolden testosteron üretimi testislerde
de yapılmaktadır (2,3,29). Overlerde de testislerde olduğu gibi testosteron
sentezlenmekle birlikte bu çok az miktarda olup kadında başlıca testosteron
kaynağı, böbrek üstü bezi kökenli delta-4-androstenediol’dür (2,3). Kadınlarda böbreküstü bezlerinin ürettiği androjenler önemlidir ve ergenlik çağında
koltukaltı ve pubik bölgelerde kılların çıkmasından sorumludur (2,3).
Östrojenler:
Östrojen hormonlar hem erkek hem kadınlarda bulunmakla beraber, üreme
yaşında kadınlarda düzeyleri çok daha yüksektir (2,3). Bu hormonlar kadınlarda sekonder seks karakterlerinin gelişimini mens döngüsüyle ilişkili olarak
endometrium kalınlaşmasını ve diğer süreçleri düzenlerler (2,3,30). Overler
birkaç çeşit östrojen ve progesteron hormonu sentez ve sekrete ederler. Bu
hormonlar kadınlarda uterusu gebelik için hazırlarlar, memelerin ve diğer kadın karakterlerinin gelişmesinde rol oynarlar (2,3). Kadınlardaki östrojenlerin
ön maddeleri androjenlerdir. Östradiol testosterondan, östron androstenedion’dan sentezlenir (2,3). Östrojen hormonlarının sentez ve sekresyonu FSH
ve LH hormonları tarafından düzenlenerek kadınlarda üreme fonksiyonlarını
düzenlerler (30). Kan dolaşımındaki östrojenlerin konsantrasyonu, FSH ve
LH sentez ve sekresyonlarını negatif geri bildirim ile etkiler (2-4).
D Vitamini:
D vitamini gerçekte bir hormon olup, ciltte ultraviyole ışığın etkisi ile sentezlenip kan dolaşımına sekrete (release) edilir (2,3). D vitaminin aktif formu,
kalsitriol (vitamin D3) olarak isimlendirilen 1,25-dihidroksi kolekalsiferol
(1,25-OHCC)’dür (2,3). D vitamini ciltte kolesterol ve 7-dehidroksi kolesterolden sentezlenir ve iki hidroksilasyon basamağından sonra aktif hale gelir (2,3). Bu basamaklardan 25-hidroksilasyon karaciğerde, 1-hidroksilasyon
böbrekte olmaktadır. 25-hidroksi kolekalsiferolün böbrekte olan 1-α hidroksilasyonu, paratiroid hormon, düşük serum kalsiyum ve fosfor düzeyi tarafından uyarılırken, serum kalsiyum ve fosforunun yükselmesi ile baskılanır
(2,3). Baskılanma olduğu zaman böbrekteki 24 hidroksilaz enzimi devreye
54 Endokrin Sistem ve Hormonlar
girer ve D vitaminin inaktif formu olan 24, 25 dihidroksi kolekalsiferol sentezlenir (2-4). İhtiyaca göre 1,25 veya 24,25 dihidroksikolekalsiferol üretilir
(1,2).
Grelin (Ghrelin) Hormonu:
Grelin başlıca mide fundusundaki P/D1 ve pankreastaki epsilon hücrelerinde sentezlenip sekrete edilen açlık uyarıcı peptid yapısında bir hormondur.
Grelin düzeyleri yemeklerden önce yükselir ve sonra düşer (1,2). Grelin hormonu, yağ dokusundan sekrete edilen ve yeterli miktarda olduğunda doygunluk hissi oluşturan leptin hormonunun karşıtı olarak kabul edilir (1-3). Grelin
tokluk hormonu olarak ta isimlendirilir. Grelin tokluk etkisini melanokortinin
aktivitesini inhibe edip, hipotalamusta nöropeptid Y (NPY)yi arttırarak sağlar
(1-3). Grelin ön hipofizden büyüme hormonu sekresyonunu güçlü biçimde
uyarır. Reseptörleri hipotalamusta, hipofizde ve gastrointestinal sistem boyunca yerleşmiş vagal uyarı getiren (afferent) sinir uçları ve gövdelerinde
bulunur (2,3). Grelin sinir gelişiminde özellikle hipokampusta, değişen çevre
şartlarına uyum sağlamada ve öğrenmede belirgin rol oynar (1). Son zamanlarda nitrik oksit sentaz enziminin endotelyal formunu aktive ettiği de gösterilmiştir. Beden ağırlığının düzenlenmesinde rol oynar (2).
Fosfolipid bazlı hormonlar:
Fosfolipidlerden sentezlenen aykosanoid (eicosanoid)’ler, prostaglandin,
prostasiklin (prostacyclin), tromboksan (tromboxan) ve lökotrien (leucotrien)’ler bu gruba girerler ve hidrofobiktirler (3). Bu gruptaki hormonlar
18, 20 veya 22 karbonlu doymamış yağ asitlerinden siklo-oksijenaz ve lipo-oksijenazlar tarafından üretilir (3). Araşidonik asit aykosanoidlerin öncü
maddesidir (3). Aykosanoidler birçok hücre tarafından üretilir ve genellikle
az miktarı depo edilip diğer kısmı sekrete edilir (3). Aykosanoidlerin etkileri genellikle parakrin ve/veya otokrin olup çok kısadır (3). Aykosanoidlerin
yapımı genellikle çeşitli hormonlar tarafından uyarılmaktadır ve hormonların
gösterecekleri etkilerde bir mediatör olarak görev alırlar (3). Örneğin, prostaglandin E (PGE), hipofiz bezinden, GH ve PRL sekresyonunu engeller (3).
Hidrofobiktirler, etkilerini hormonlara benzer şekilde hücre membranında ve/
veya hücre nukleusunda bulunan reseptörler aracılığı ile gösterirler (3).
Atrial Natriüretik Peptid (ANP):
Kalbin atriumlarında bulunan özel kas hücreleri (atrial miyositler) tarafından yüksek kan hacmine cevap olarak sekrete edilen, polipeptid yapısında
bir hormondur (31). Güçlü vazodilatör etkisinin yanı sıra su, sodyum, potas-
Prof. Dr. Şazi İmamoğlu 55
yum, ve adipoz doku homeostazında önemli rol oynar (31). ANP dolaşım sisteminde suyu azaltarak, plazma sodyum konsantrasyonunu düşürerek ve yağ
yükünü azaltarak kan basıncını düşürür (31). ANP aldosteron hormonuna zıt
etki gösterir (31). Aldosteron böbreklerde sodyum tutulmasını sağlıyorken,
ANP sodyumun idrarla atılımını arttırır (31).
Gastrin:
Midenin pilorik bölgesi, duodenum ve jejenumun mukoza hücrelerinden sekrete edilen gastrin sindirim için gerekli olan gastrik asid sekresyonunu, pankreatik, safra ve intestinal sekresyonu uyarır (32). Gastrin, mide asit salgısını
hem direkt hem de indirekt yoldan uyarır (32). Direkt yolda kolesistokinin-b
reseptörü üzerinden kalsiyum kullanır (32). İndirekt yolda ise entero-kramaffin hücrelerini uyararak aşırı histamin salgısına neden olarak mide asit
salgısını artırır (32). Antrum bölgesini ve pilor sfinkterini kasarak midenin
boşalmasını yavaşlatır (32).
Opioid Peptidler:
Opioid peptidler, kısa amino asit zincirlerine sahiptir ve beyindeki opioid reseptörlerini etkilerler (3). Opioid peptidler vücudumuzda doğal olarak sentezlenen endorfin ve enkefalinlerdir (3). Beyinde tanımlanan opioid peptid
sistemin duygusal motivasyon ve bağlılık davranışının ortaya çıkmasında,
stresle başa çıkmada ve besin alınımının kontrolu üzerine etkisi olduğu gösterilmiştir (3). Enkefalin ağrı yolları, duygusal davranış ve motor kontrolde
önemli rolü olan kısa ara nöronlarda bulunur (3). Enkefalinler doğal ağrı giderici (analjezik), uyuşturucu (anestezik) etkisi olan maddeler olarak düşünülebilir (3). Endorfinin en çok bilinen tipi β-endorfindir (3). Mutluluk hormonu
olarak bilinir. Beyinden başka plasentadaki sinsityo-trofoblast hücrelerden de
salındığı bilinmektedir (2,3). Strese karşı hipofizden ACTH ile birlikte salgılanır, enkefalinle birlikte ağrı duyumunun düzenlenmesinde görev alır (2-4).
Beyindeki opiat reseptörlerine bağlanıp analjezi, sedasyon, solunum depresyonu ve miyozis oluştururlar. Opiat adı verilen dışarıdan verilen morfin ve
kodein gibi maddeler bu peptidlerin etkisini taklit ederler (3).
Timus Sekresyonu:
Timus iki lobdan meydana gelmiş olup lenfatik sistemin bir parçasıdır. İmmun sistemdeki T lenfositlerin üretimi için gerekli olan timosin kanalı olmayan sekretuvar hücrelerden sekrete edilir (3).
56 Endokrin Sistem ve Hormonlar
Plasenta:
Gebelik döneminde plasenta bir endokrin organ gibi fonksiyon görerek korionik gonadotropin, östrojen ve progesteron sekrete eder (3).
Hormon sekresyonlarının düzenlenmesi:
Hormon regülasyonunun yaygın yönetimi, negatif geri bildirim döngüsüdür
(1-3). Negatif geri bildirim, hormonun yeterli konsantrasyonlarına yanıt olarak hormonun daha fazla sekresyonunun engellenerek hormonun kan konsantrasyonlarının dar bir aralıkta fizyolojik sınırlar içerisinde tutulmasına
imkan tanır (1-3). Negatif geri bildirim döngüsünün bir örneği, hipotalamus
ve hipofiz bezinin yönlendirdiği şekilde adrenal bezlerden glukokortikoid hormonlarının sekresyonunun kandaki glukokortikoid konsantrasyonları
yükseldikçe, hipofiz bezine ve hipotalamusa negatif geri bildirim mesajları
vererek daha fazla yükselmesi engellenir (1-4). Humoral uyaranlar, bir hormonun salgılanmasına veya inhibe edilmesine ve dolayısıyla homeostazı sürdürmesine neden olan, besinler veya iyonlar gibi hormon dışı kimyasalların
kan seviyelerindeki değişikliklerdir (1-4). Örneğin, hipotalamustaki ozmoreseptörler, kan ozmolaritesindeki değişiklikleri (kan plazmasında çözünen
madde konsantrasyonu) tespit eder. Kan ozmolaritesi çok yüksekse, yani kan
yeterince seyreltilmemişse, osmo-reseptörler hipotalamusa ADH sekrete etmesi için sinyal gönderir (26). ADH, böbreklerin su geri emilimini arttırıp
üretilen idrar hacmini azaltmasına neden olur (26). Bu reabsorpsiyon, kanı
uygun seviyeye seyrelterek kan ozmolaritesinin azalmasına neden olur. Kan
şekerinin düzenlenmesi başka bir örnektir (2). Yüksek kan şekeri seviyeleri,
pankreastan insülin salınımına neden olur, bu da hücreler tarafından glukoz
alımını ve glukozun karaciğerde glikojen olarak depolanmasını arttırır (2,3).
Bir endokrin bezi, farklı bir endokrin bez tarafından üretilen başka bir hormonun varlığına yanıt olarak da bir hormon salgılayabilir (1,5). Bu tür hormonal
uyarılar genellikle çeşitli hipofiz hormonlarının salgılanmasını kontrol eden
salgılayan ve inhibe eden hormonlar üreten hipotalamusu içerir (5).
Bu kimyasal sinyallere ek olarak nöral uyaranlara yanıt olarak hormonlar da
salınabilir. Sinirsel uyaranlara yaygın bir örnek, sempatik sinir sistemi tarafından savaş ya da kaç tepkisinin etkinleştirilmesidir (4). Kişi tehlike algıladığında, sempatik nöronlar adrenal bezlere norepinefrin ve epinefrin salgılaması için sinyal gönderir (3). İki hormon kan damarlarını genişletir, kalp
ve solunum hızını artırır, sindirim ve bağışıklık sistemlerini baskılar (2). Bu
tepkiler vücudun oksijeni beyne ve kaslara taşımasını artırır, böylece vücudun savaşma veya kaçma yeteneğini geliştirir (3).
Prof. Dr. Şazi İmamoğlu 57
Kaynaklar:
1. Kronenberg HM, Melmed S, Larsen PR, et al. Principles of Endocrinology. In: Kronenberg HM, Melmed S, Larsen PR, Polonsky KS, eds. Williams Textbook of Endocrinology. 11th ed. Philadelphia: WB Saunders,
2008: 3-12
2. Jameson JL, DeGroot LJ. Endocrinology. Impact on Science and Medicine. In: DeGroot LJ, Jameson JL, eds. Endocrinology. 5th ed. Philadelphia:
Saunders Elsevier, 2006: 3-14.
3. Webb P, Baxter JD. Introduction to Endocrinology In: Gardner DG, Shoback D, eds. Greenspan’s Basic and Clinical Endocrinology. 8th ed. Mc
Graw-Hill Education, 2007: 2-33.
4. Brook C, Marshall N. The Endocrine System. In: Brook C, Marshall N
eds. Essential Endocrinology. 3th ed. Black Well Science, 1996: 186-220
5. Gardner DG, Nissenson RA. Mechanisms of Hormon Action In: Gardner
DG, Shoback D, eds. Greenspan’s Basic and Clinical Endocrinology. 8th
ed. Mc Graw-Hill Education, 2007: 35-67.
6. Maeso JG, Sealfon SC. Hormon Signaling via G protein Coupled Receptors. In: DeGroot LJ, Jameson JL, eds. Endocrinology. 5th ed. Philadelphia: Saunders Elsevier, 2006: 177-204.
7. Habener JF, Leech CA. Endocrinology: The Cyclic AMP Second Messenger Signaling Pathway. In: DeGroot LJ, Jameson JL, eds. Endocrinology.
5th ed. Philadelphia; Saunders Elsevier. 2006: 205-24.
8. Cabrera-Vera TM, Vanhauwe J, Thomas TO, et al. Insights into G protein
structure, function, and regulation. Endocr Rev. 2003;24(6):765-81. doi:
10.1210/er.2000-0026.
9. Miller WL. Molecular biology of steroid hormone synthesis. Endocr Rev.
1988;9(3):295-318. doi: 10.1210/edrv-9-3-295.
10. Visser WE, Friesema EC, Jansen J, Visser TJ. Thyroid hormone transport
in and out of cells. Trends Endocrinol Metab. 2008;19(2):50-6. doi:
10.1016/j.tem.2007.11.003.
11. Chin WW. Molecular mechanism of thyroid hormon action. Thyroid.
1994;4(3):389-93. doi: 10.1089/thy.1994.4.389.
12. Vieja DLA, Dohan O, Levy O, Carrasco N. Molecular analysis of the
sodium/iodide symporter: impact on thyroid and extrathyroid pathophysiology. Physiol Rev. 2000;80(3):1083-105. doi: 10.1152/physrev.2000.80.3.1083.
58 Endokrin Sistem ve Hormonlar
13. Nilsson M. Iodide handling by the thyroid epithelial cell. Exp Clin Endocrinol Diabetes. 2001;109(1):13-7. doi: 10.1055/s-2001-11014.
14. Gereben B, Zeöld A, Dentice M, Salvatore D, Bianco AC. Activation and
inactivation of thyroid hormone by deiodinases: local action with general consequences. Cell Mol Life Sci. 2008;65(4):570-90. doi: 10.1007/
s00018-007-7396-0.
15. Eisenhofer G, Kopin IJ, Goldstein DS. Catecholamine metabolism contemporary review with implications for physiology and medicine. Pharmacol Rev. 2004;56(3):331-49. doi: 10.1124/pr.56.3.1.
16. Tsatmali M, Ancans J, Thody AJ. Melanocyte function and its control by
melanocortin peptides. J Histochem Cytochem. 2002;50(2):125-33. doi:
10.1177/002215540205000201.
17. Spagnoli A, Rosenfeld RG. The mechanisms by which growth hormone brings about growth. The relative contributions of growth hormone and insulin-like growth factors. Endocrinol Metab Clin North Am.
1996;25(3):615-31. doi: 10.1016/s0889-8529(05)70343-1.
18. Samson WK, Taylor MM, Baker JR. Prolactin-releasing peptides. Regul
Pept. 2003;114(1):1-5. doi: 10.1016/s0167-0115(03)00110-1.
19. Stewart PM. Adrenal Cortex. In: Kronenberg HM, Melmed S, Larsen PR,
Polonsky KS, eds. Williams Textbook of Endocrinology. 11th ed. Philadelphia: WB Saunders, 2008: 3-12.
20. Lang J. Molecular mechanisms and regulation of insulin exocytosis as
a paradigm of endocrine secretion. Eur J Biochem. 1999;259(1-2):3-17.
doi: 10.1046/j.1432- 1327.1999.00043.x.
21. Gensure RC, Gardella TJ, Jüppner H. Parathyroid hormone and parathyroid hormone-related peptide, and their receptors. Biochem Biophys Res
Commun. 2005;328(3):666-78. doi: 10.1016/j.bbrc.2004.11.069.
22. Eaton DC, Malik B, Saxena NC, Al-Khalili OK, Yue G. Mechanisms of aldosterone’s action on epithelial Na + transport. J Membr Biol.
2001;184(3):313-9. doi: 10.1007/s00232-001-0098-x.
23. Marx SJ. Hyperparathyroid and hypoparathyroid disorders. N Engl J Med.
2000;343(25):1863-75. doi: 10.1056/NEJM200012213432508.
24. Jones G, Strugnell SA, DeLuca HF. Current understanding of the molecular actions of vitamin D. Physiol Rev. 1998;78(4):1193-231. doi: 10.1152/
physrev.1998.78.4.1193.
25. Brown EM, MacLeod RJ. Extracellular calcium sensing and extracellular
calcium signaling. Physiol Rev. 2001;81(1):239-297. doi: 10.1152/physrev.2001.81.1.239.
Prof. Dr. Şazi İmamoğlu 59
26. De Bree FM. Trafficking of the vasopressin and oxytocin prohormone through the regulated secretory pathway. J Neuroendocrinol.
2000;12(6):589-94. doi: 10.1046/j.1365-2826.2000.00521.x.
27. Simoni M, Gromoll J, Nieschlag E. The follicle-stimulating hormone receptor: Biochemistry, Molecular Biology, Physiology, and Pathophysiology. Endocr Rev. 1997;18(6):739-73. doi: 10.1210/edrv.18.6.0320.
28. Graham JD, Clarke CL. Physiological action of progesterone in target
tissues. Endocr Rev. 1997;18(4):502-19. doi: 10.1210/edrv.18.4.0308.
29. Kandeel FR, Koussa VK, Swerdloff RS. Male sexual function and its disorders: Physiology, Pathophysiology, Clinical Investigation, and Treatment. Endocr Rev. 2001;22(3):342-88. doi: 10.1210/edrv.22.3.0430.
30. McEwen BS. Invited review: estrogens effects on the brain: Multiple sites
and molecular mechanisms. J Appl Physiol (1985). 2001;91(6):2785-801.
doi: 10.1152/jappl.2001.91.6.2785.
31. Widmaier EP, Raff H, Strang KT. Vander’s Human Physiology. 11th ed.
McGraw-Hill, 2008: 291-509.
32. Beglinger C, Hildebrand P, Meier R, et al. A physiological role for
cholecystokinin as a regulator of gastrin secretion. Gastroenterology.
1992;103(2):490-5. doi: 10.1016/0016-5085(92)90838-

]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VİTAMİN D EKSİKLİĞİ ve OSTEOMALAZİ</title>
		<link>https://ste.bto.org.tr/glossary/vitamin-d-eksikligi-ve-osteomalazi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cem Heper]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Mar 2022 11:04:44 +0000</pubDate>
				<guid isPermaLink="false">https://ste.bto.org.tr/?post_type=glossary&#038;p=628</guid>

					<description><![CDATA[VİTAMİN D EKSİKLİĞİ ve OSTEOMALAZİ Alıntılandığı kaynak: Şişman P. Vitamin D eksikliği, Osteomalazi, Vitamin D Eksikliği. İn Ersoy C (ed). Klinik Pratikte Endokrinolojik ve Metabolik Hastalıklara yaklaşım. Bursa Tabip Odası Sürekli Tıp Eğitimi Kitabı. Bursa Tabip Odası Yayınları, Bursa 2021;287-305 www.bto.org.tr/yayınlarımız Uzm. Dr. Pınar Şişman Bursa Medicana Hastanesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü &#160; D&#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>VİTAMİN D EKSİKLİĞİ ve OSTEOMALAZİ </strong></p>
<p><strong>Alıntılandığı kaynak:</strong> Şişman P. Vitamin D eksikliği, Osteomalazi, Vitamin D Eksikliği. İn Ersoy C (ed). Klinik Pratikte Endokrinolojik ve Metabolik Hastalıklara yaklaşım. Bursa Tabip Odası Sürekli Tıp Eğitimi Kitabı. Bursa Tabip Odası Yayınları, Bursa 2021;287-305</p>
<p><a href="http://www.bto.org.tr/yayınlarımız">www.bto.org.tr/yayınlarımız</a></p>
<p>Uzm. Dr. Pınar Şişman</p>
<p>Bursa Medicana Hastanesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ</strong></p>
<p><strong> Özet </strong></p>
<p>Vitamin D iskelet ve iskelet dışı sağlık için önemlidir. Dünya çapında, D vitamini ağırlıklı olarak güneş ışığı kaynaklı UVB radyasyonun yoluyla elde edilir. Enlem, kültürel kıyafet alışkanlıkları, mevsim, güneşten kaçınma ve güneşten korunma D vitamini üretimini sınırlayabilir. Genellikle D vitamini eksikliği riski taşıyan kişiler yetersiz güneşe maruz kalan, oral vitamin D alımı sınırlı veya bozulmuş bağırsak emilimi olan kişilerdir. Serum 25(OH) D ölçümü, kutanöz sentezin (güneş ışığı, cilt) ve toplam oral alımın (yiyecek, takviyeler) en iyi göstergesidir. D vitamini eksikliğinin klinik belirtileri, eksikliğin ciddiyetine ve süresine bağlıdır. Orta ila hafif D vitamini eksikliği olan hastaların çoğu asemptomatiktir. Uzun süreli, şiddetli D vitamini eksikliğinde, kalsiyum ve fosforun bağırsaktan emilimi azalır ve hipokalsemi meydana gelir, bu da fosfatüriye, kemik demineralizasyonuna ve uzadığında erişkinlerde osteomalaziye yol açan sekonder hiperparatiroidizme neden olur. Şiddetli vakalarda kemik ağrısı ve hassasiyeti, kas güçsüzlüğü, kırık ve yürüme zorluğu gözlenebilir. Yeterli vitamin D dengesini sağlayabilmek için yeterli miktarda güneşe çıkılması, D vitamininden zengin gıda tüketilmesi ve vitamin D takviyesi alınması önemlidir.</p>
<p><strong> Anahtar kelimeler:</strong> Parathormon, kalsiyum, paratiroid gland, osteoporoz, kemik</p>
<p><strong>Summary</strong></p>
<p>Vitamin D is important for skeletal and extra-skeletal health. Worldwide, vitamin D is mainly obtained through sunlight-induced UVB radiation. Latitude, cultural dressing habits, season, sun avoidance, and sun protection can limit vitamin D production. Often people at risk of vitamin D deficiency are those with inadequate sun exposure, limited oral vitamin D intake, or impaired intestinal absorption. Serum 25(OH)D measurement is the best indicator of cutaneous synthesis (sunlight, skin) and total oral intake (food, supplements). The clinical signs of vitamin D deficiency depend on the severity and duration of the deficiency. Most patients with moderate to mild vitamin D deficiency are asymptomatic. In prolonged, severe vitamin D deficiency, the absorption of calcium and phosphorus from the gut is reduced and hypocalcemia occurs, resulting in phosphaturia, bone demineralization, and secondary hyperparathyroidism, which, when prolonged, leads to osteomalacia in adults. In severe cases, bone pain and tenderness, muscle weakness, fracture and walking difficulty may be observed. In order to maintain adequate vitamin D balance, it is important to sufficient amount of exposure to the sun, to consume foods rich in vitamin D and to take supplements.</p>
<p><strong> Keywords:</strong> Parathyroid hormone, calcium, parathyroid gland, osteoporosis, bone</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Giriş:</p>
<p>Vitamin D eksikliği majör olarak yetersiz güneş ışığına maruziyetin neden olduğu global bir sağlık problemidir (1). Prevelansı özellikle yaşlı grupta fazla olmak üzere tüm yaş gruplarında yüksektir. Dünya çapında vitamin D eksikliğinin bir milyarın üzerinde sıklığa sahip olduğu bildirilmiştir (2). 2005-2006 yıllarında yapılan Ulusal Sağlık ve Beslenme İnceleme Anketi’nde (NHANES) yetişkin katılımcıların % 41,6’sında 25-hidroksivitamin D [25(OH)D] seviyeleri 20 ng/mL’nin altında olup D vitamini yetersizliği/eksikliği ile uyumlu saptanmıştır (3). D vitamininin bitkilerden elde edilen D2 (ergokalsiferol) ve yağlı balık, D vitamini ile zenginleştirilmiş süt ve margarin gibi diyetle alınan ürünlerde bulunan D3 (kolekalsiferol) olmak üzere iki formu bulunmaktadır. Ancak vitamin D3’ün asıl kaynağı (% 80-90) ultraviole ışınlarının etkisiyle vitamin D’ye dönüşüm sağlayan 7-Dehidrokolesteroldür (1). D vitamini, kalsiyum homeostazı, kemik sağlığı ve düşme ve kırılmaların önlenmesi için gerekli yağda çözünen temel bir vitamindir (4). Yeterli vitamin D alımı hem iskelet hem de iskelet dışı olumlu etkilere yol açar; uygun iskelet büyümesi ve kemik mineralizasyonu için gereklidir. Yapılan çalışmalar düşük vitamin D düzeylerinin bazı kanser tipleri, kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, hipertansiyon, bazı metabolik hastalıklar, enfeksiyöz hastalıklar ve nöropsikiyatrik hastalıklar açısından risk faktörü oluşturduğunu saptamıştır (5).</p>
<p>Vitamin D eksikliği ile ilişkili durumlar tablo 1’de gösterilmiştir (1).</p>
<p><strong>Tablo 1: Vitamin D eksikliği ile ilişkili durumlar </strong></p>
<p><strong>Kardiyovasküler</strong></p>
<p>Kardiyovasküler hastalık</p>
<p>Aortik dilatasyon</p>
<p>Ortostatik hipotansiyon</p>
<p><strong>Respiratuvar</strong></p>
<p>Bronşiyoektazi</p>
<p>Astım</p>
<p>Kistik fibrozis</p>
<p>Obstrüktif uyku apnesi</p>
<p><strong>Gastrointestinal</strong></p>
<p>İnflamatuvar barsak hastalığı</p>
<p>Kronik hepatit</p>
<p>Siroz</p>
<p>Pankreatit</p>
<p><strong>Nörolojik</strong></p>
<p>Multipl skleroz</p>
<p>Myastenia graves</p>
<p>Depresyon</p>
<p><strong>Kas iskelet sistemi</strong></p>
<p>Kas güçsüzlüğü</p>
<p>Osteoartrit</p>
<p>Romatoid artrit</p>
<p><strong>Metabolik</strong></p>
<p>Metabolik sendrom</p>
<p>Diabetes mellitus</p>
<p>Erkekte infertilite</p>
<p>Kronik böbrek yetmezliği</p>
<p><strong> Kanser</strong></p>
<p>Meme, kolorektal, over, akciğer, prostat</p>
<p><strong>Deri</strong></p>
<p>Psöriasis</p>
<p>Sistemik lupus eritematozis</p>
<p>Egzema</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı zamanda D vitamini eksikliği mortalite riskinde artış ve fertilitede azalma ile ilişkili bulunmuştur (6,7). Ancak düşük D vitamini düzeyleri ile neredeyse tüm bu hastalıklar (kanser, enfeksiyonlar, otoimmün hastalıklar ve kardiyovasküler ve metabolik hastalıklar) arasında nedensel bir ilişki kurulamamıştır. Bununla birlikte bazı randomize çalışmalarda, D vitamini eksikliği olan yaşlı hastalarda D3 vitamini takviyesinin mortalite riskini orta derecede azalttığı gösterilmiştir (8). NHANES’e göre yetişkinlerin ~% 75’i serum 25(OH)D seviyeleri &lt; 30 ng/ mL olarak tanımlanan D vitamini eksikliğine sahiptir (9). Vitamin D bağlayıcı protein (VDBP), serumdaki D vitamini metabolitlerini taşır. D vitamininin yaklaşık % 90’ı kadarı VDBP’ye bağlanırken, ~% 10’u albümine bağlanır ve &lt; % 1’i serbest formda dolaşır. Serbest ve albümine bağlı D vitamini biyolojik olarak aktif, kullanılabilir formdur (10). Karaciğer ve diğer vücut dokuları, ciltte sentezlenen D3 ve ağızdan alınan D2 ve D3 vitaminini 25-hidroksilaz vasıtasıyla dolaşımdaki ana form olan 25(OH)D’ye metabolize eder. Bu ilk hidroksilasyon CYP27A1 enzimi tarafından hidrolize edilir (11). 25(OH)D, daha sonra, CYP27B1 enzimi ile böbreklerde 1,25-dihidroksivitamin D’ye [1,25(OH)2D ] metabolize edilir (11). Böbreklerde sıkı bir şekilde kontrol edilen 1,25(OH)2 D üretimi, parathormon (PTH) tarafından stimüle edilirken, kalsiyum, fosfat ve fibroblast büyüme faktörü tarafından inhibe edilir (12). 1,25(OH) 2D, ince bağırsak, böbrekler ve diğer dokularda bulunan D vitamini nükleer reseptörü ile etkileşime girer ve intestinal kalsiyum emilimini arttırır (13). D vitamini olmadan, diyetteki kalsiyumun sadece % 10 ila 15’i ve fosforun yaklaşık % 60’ı emilirken, D vitamini yeterliliği, kalsiyum ve fosfor emilimini sırasıyla % 30-40 ve % 80 artırır (14).</p>
<p>Tanı: Günümüzde, 25(OH)D’nin ‘normal seviyeleri’ konusunda bir anlaşma yoktur. Yıllar boyunca, sınır değer kademeli olarak 12’den 20’ye ve son olarak 30 ng/mL’ye yükseltilmiştir (11). Serum 25(OH)D, kutanöz sentezin (güneş ışığı, cilt) ve toplam alımın (yiyecek, takviyeler) mevcut en iyi göstergesidir. 25(OH)D seviyeleri düştükçe, kalsiyumun bağırsaktan emilimi düşer ve bu da serum kalsiyumunda bir azalmaya yol açar. Sonuç olarak, serum PTH konsantrasyonları yükselir ve 25(OH)D’nin 1,25(OH)2 D’ye dönüşümünün uyarılmasına ve dolayısıyla kalsiyum emiliminin sürdürülmesine neden olur (15).</p>
<p>Genel olarak, D vitamini eksikliğinin yüksek yaygınlığı; güneş ışığına az maruz kalma, güneş koruyucu ürünlerin yaygın kullanımı ve ciltte melanin içeriği yüksek olan koyu tenli kişilerde daha az D vitamin sentezi gibi nedenlerle ilişkili olabilir (10). Yaşla birlikte de kutanöz D vitamini üretimi ve D vitamini depoları azalır (16). 30 kg/m2 üzerinde vücut kitle indeksi ile serum vitamin D düzeyleri arasında ters ilişki mevcuttur. Bununla birlikte yağ emilim bozukluğu sendromlarında ve bariatrik cerrahi operasyonu sonrasında genellikle yağda çözünen D vitamini emilemez. Nefrotik sendromda ise idrarda vitamin D bağlayıcı proteine bağlı 25(OH)D kaybı olur (17). Antikonvülsanlar ve human immunodeficiency virus (HIV) tedavisinde kullanılan ilaçlar dahil olmak üzere bazı ilaçlar 25(OH)D ve 1,25(OH)2 D’nin katabolizmasını artırarak vitamin D eksikliğine sebep olur (18). Kronik granülomatoz hastalıklar, bazı lenfomalar ve primer hiperparatiroidide de 25(OH)D’nin 1,25 (OH)2 D’ye artmış metabolizması sebebiyle D vitamini eksikliği açısından risk yaratır (19). Vitamin D eksikliği nedenleri tablo 2’de gösterilmiştir (20).</p>
<p>Tablo 2: Vitamin D eksikliği ya da direnci nedenleri</p>
<p><strong>Vitamin D alım ya da emilim eksikliği</strong></p>
<p>Diyet</p>
<p>Malabsorbsiyon</p>
<p>Gastrik bypass</p>
<p>İnce barsak hastalığı</p>
<p>Pankreatik yetmezlik</p>
<p><strong>Deride azalmış sentez</strong></p>
<p>Yetersiz güneş ışığına maruziyet</p>
<p>Yoğun güneş kremi kullanımı</p>
<p>Koyu renk cilt</p>
<p><strong>25 hidroksilasyon defekti </strong></p>
<p>Siroz</p>
<p><strong>Vitamin D katabolizmasında artış </strong></p>
<p>Antikonvülzanlar</p>
<p><strong>Vitamin D bağlayıcı proteinde kayıp</strong></p>
<p>Nefrotik sendrom</p>
<p><strong>1 alfa 25 hidroksilasyon defekti </strong></p>
<p>Hipoparatiroidi</p>
<p>Renal yetmezlik</p>
<p>1 alfa hidroksilaz eksikliği (vitamin D bağımlı tip 1 rikets)</p>
<p><strong>Hedef organın kalsitriol yanıtında defekt </strong></p>
<p>Herediter vitamin D rezistansı (vitamin D bağımlı tip 2 rikets)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Serum 1,25(OH)2D seviyelerinin vücut D vitamini depolarıyla çok az ilişkisi vardır veya hiç yoktur. Tersine D vitamini eksikliğinde serum 1,25(OH)2D seviyeleri yükselir. Dolayısıyla D vitamin depolarını değerlendirmede 1,25(OH)2D ölçümü yanlış değerlendirmeye sebep olur. Serum 1,25(OH)2D ölçümü sarkoidoz ve tüberküloz gibi granulomatöz hastalıklar ve lenfomalar, bazı böbrek yetmezlikleri ve kalıtsal ya da edinilmiş D vitamini ve fosfat metabolizması bozuklukları gibi birkaç klinik durumda faydalı olabilir (21-23). İnsidental olarak serum 25(OH)D düzeyleri çok düşük saptandığında serum kalsiyum, fosfat, alkalen fosfataz (ALP), PTH, magnezyum ve kreatinin seviyeleri değerlendirilmelidir (24). D vitamini eksikliği osteomalaziye ve düşük kemik kütlesine neden olabilir ve kırık riskini artırabilir. Tek risk faktörü düşük serum D vitamini olan hastalarda kemik mineral yoğunluğunun rutin olarak değerlendirilmesi önerilmemektedir. Bununla birlikte, birçok hasta, bilinen osteoporoz değerlendirmenin parçası olarak değerlendirilen serum D vitamini çok düşük seviyelerde saptanabilir. Ciddi derecede düşük D vitamini seviyeleri olan bu tür hastalarda (ve özellikle serum PTH yüksekse), osteoporoz tedavisi ihtiyacı, D vitamini takviyesinden sonra yeniden değerlendirilmelidir. Ciddi derecede D vitamini eksikliği olan hastalarda, osteomalazinin kalsiyum ve D vitamini takviyesi ile tedavisinden sonra kemik mineral yoğunluğunda belirgin artışlar olabilir ve osteoporoz açısından tedavi gereksinimi kalmayabilir (25). Kırık riski yüksek olan kişilerde vertebra ve kalçada kemik mineral yoğunluğun değerlendirilmesi uygundur. Altmış beş yaş üzeri kadınlar ve 70 yaş üzeri erkeklerde risk faktörlerinin varlığından bağımsız olarak kemik mineral yoğunluğu ölçülmelidir. Bununla birlikte, 65 yaş altı postmenopozal kadınlarda ve 70 yaş altı erkeklerde, düşük vücut ağırlığı, kırık öyküsü, osteoporoz ile ilişkili hastalık öyküsü veya kemik kaybına yol açabilecek ilaç kullanımı varlığında da kemik mineral yoğunluğu değerlendirilmelidir (26). Günümüzde, yetişkinlerde 20 ng/L’den düşük 25(OH)D seviyelerinin aşağıdakilerle ilişkili olduğu konusunda fikir birliği vardır (11):</p>
<ul>
<li>Sekonder hiperparatiroidizm, osteomalazi veya osteoporoz</li>
<li>Proksimal kas güçsüzlüğü, ataksi ve düşme riskinde artış</li>
<li>Artmış kırık riski D vitamini eksikliğinin klinik belirtileri, eksikliğin ciddiyetine ve süresine bağlıdır. Orta ila hafif D vitamini eksikliği olan hastaların çoğu (serum 25(OH)D: 15 ila 20 ng/mL) asemptomatiktir. Serum kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz tipik olarak normaldir. Serum D vitamini 10 ng/mL’den düşük olan hastaların yaklaşık yarısında serum PTH düzeylerinin yükseldiği bildirilmiştir (27). Düşük D vitamini ve sekonder hiperparatiroidisi olan hastalar hızlı kemik kaybı riski altındadır (28). Uzun süreli, şiddetli D vitamini eksikliğinde, kalsiyum ve fosforun bağırsaktan emilimi azalır ve hipokalsemi meydana gelir, bu da fosfatüriye, kemik demineralizasyonuna ve uzadığında erişkinlerde osteomalaziye yol açan sekonder hiperparatiroidizme neden olur. Şiddetli vakalarda kemik ağrısı ve hassasiyeti, kas güçsüzlüğü, kırık ve yürüme zorluğu gözlenebilir (25). Kemik ağrısı, miyalji ve yaygın güçsüzlük gibi vitamin D eksikliğinde görülen semptomlar genellikle fibromiyalji, kronik yorgunluk, yaşa bağlı güçsüzlük ve hatta depresyon olarak yanlış teşhis edilebilir. Bu nedenle kas-iskelet sistemi hastalıklarında klinisyenlerin rutin olarak vitamin D ölçümü yapması önerilmektedir (29). D vitamini açısından taranması gereken hasta grupları tablo 3’te verilmiştir (11).</li>
</ul>
<p>Tablo 3: <strong>Vitamin D eksikliği açısından taranması gereken hasta grupları</strong></p>
<p>Osteomalazi</p>
<p>Osteoporoz</p>
<p>Düşme öyküsü olan  ileri yaş</p>
<p>Non-travmatik kırık öyküsü olan ileri yaş</p>
<p>Gebe ve emziren kadın</p>
<p>Obez çocuk ve erişkinler</p>
<p>Yeterli güneş ışığı almayan kişiler</p>
<p>Malabsorbsiyon sendromları ve bariyatrik cerrahi</p>
<p>Kronik böbrek yetmezliği</p>
<p>Karaciğer yetmezliği</p>
<p>Kistik fibrozis</p>
<p>Hiperparatiroidi</p>
<p>Vitamin D metabolimasını etkileyen ilaçlar (steroidler, antifungal ilaçlar, AIDS ilaçları vb.)</p>
<p>Granulomatöz hastalıklar ve bazı lenfomalar</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Literatür verileri, serum 25(OH)D seviyeleri &lt; 20 ng/mL olan tüm bireylerde D vitamini tedavisinde hemfikirdir. Ancak 20-30 ng/mL arasındaki değerler için tartışmalıdır (11). Uzmanlar, mevcut veriler tutarlı olmasa bile, en az 30 ng/mL’lik bir serum 25(OH)D seviyesinin, yaşlı yetişkinlerde kırık riskinin ve kas fonksiyonunun bozulmasının önlenmesi amaçlı hedef olması gerektiğini kabul etmiştir (30).</p>
<p>Tedavi: Serum 25(OH)D seviyeleri &lt; 20 ng/mL olduğunda kanser ve bulaşıcı, otoimmün ve kardiyovasküler hastalık risklerinin daha yüksek olduğunu gösteren çok sayıda epidemiyolojik veri bulunmaktadır. Bununla birlikte, D vitamini takviyelerinin kanser riskini azaltabileceğine veya prognozu iyileştirebileceğine, enfeksiyonların veya otoimmün hastalıkların riskini veya şiddetini azaltabileceğine veya kardiyovasküler riskleri veya metabolik hastalıkları azaltabileceğine dair randomize çalışma verileri bulunmamaktadır (31-34). Yeterli vitamin D dengesini sağlayabilmek için haftada 2-3 kez kol ve bacaklar ya da yüz, el ve kollar açık olacak şekilde 5-10 dakika güneşe çıkılması, D vitamininden zengin gıda tüketilmesi ve vitamin D takviyesi alınması D vitamin eksikliği ve ona bağlı sağlık sorunlarının oluşmasını önlemede önemlidir (35). Diyetle alınan D vitamini tüketiminin ve güneş ışığından kaynaklanan D vitamini sentezi yetersiz kalırsa, ideal D Vitamini seviyesi elde etmek için takviye almak zorunlu hale gelir. D vitamininin dolaşımdaki metabolitinin uzun bir serum yarı ömre sahip olması (4-6 hafta) ve dokularda depolanabilmesi nedeniyle, D vitamini tedavisi günlük kullanım dışında (örneğin, iki günde bir, haftada iki veya haftada bir kez) da yapılabilir. 300.000 IU ve üzeri yükleme dozlar, şiddetli eksiklik varlığında dahi önerilmemektedir (36). Takviye tedavi süresi eksikliğin şiddetine göre genellikle 1-3 ay arası değişir. 25(OH) D konsantrasyonu 30-50 ng/ml düzeyler sağlandıktan sonra idame dozlara geçilebilir. Özellikle standart dozun üst aralığını kapsayan terapötik dozlara ihtiyaç duyulan obezite gibi eşlik eden şiddetlendirici faktörlerin varlığında, serum 25(OH)D konsantrasyonunu 3-4 ay sonra yeniden değerlendirmek ve daha sonra altı ayda bir izlemek uygundur. Şiddetli eksikliğin olduğu vakalarda serum kalsiyum, fosfat ve ALP konsantrasyonlarının ve spot idrarda kalsiyum/kreatinin oranının izlenmesi önerilebilir (5). Genel popülasyon için vitamin D replasman önerileri aşağıda verilmiştir (5). &#8211; 18 yaş üzeri erişkin grupta; eylül-nisan ayları arasında vücut ağırlığına göre 800–2.000 IU/gün (20.0–50.0 µg /gün) D vitamin takviyesi tavsiye edilir. Yaz aylarında yeterli güneş ışığı alınamıyorsa tüm yıl boyunca takviye devam edilir. Altmış-beş yaş üzeri popülasyonda ise ciltte D vitamin sentez etkinliğinin azalması sebebiyle takviye tüm yıl sürdürülmelidir. &#8211; Vücut kitle indeksi 30 kg/m2 ve üzerinde olan obez erişkin grupta; 1.600– 4.000 IU/gün takviyesi (40–100 µg/gün), obezitenin ciddiyetine bağlı olarak tüm yıl boyunca tavsiye edilir. Ek oral D vitamini alınırken güneş ışığına makul ölçüde maruz kalmak güvenlidir. &#8211; Gebe ve emziren kadınlarda; hamileliğin planlandığı anda yetişkinler için önerildiği şekilde D vitamini takviyesine başlanmalı, gebelikten önce yeterli D vitamini alımı sağlanmalıdır. Mümkünse, optimum dozu belirlemek ve takviyenin etkinliğini doğrulamak için serum 25(OH)D’nin periyodik izlemi yapılmalıdır. Amaç 30-50 ng/mL’lik vitamin D konsantrasyonunu elde etmek ve sürdürmektir. &#8211; Koyu renk tenli ve gece çalışan erişkinlerde; tüm yıl boyunca, vücut ağırlığına bağlı olarak 1.000–2.000 IU / gün (25–50 µg/gün) takviye alınması önerilmektedir.</p>
<p>Sonuçlar: D Vitamini kemik dokusunun yanı sıra kalsiyum ve fosfor minerallerinin homeostazı için gereklidir. Reseptörleri, insan vücudunun hemen tamamında bulunmaktadır. Vücuttaki vitamin D esas olarak endojen sentezin bir sonucu olduğundan, günümüzde, vitaminden çok hormon olarak kabul edilmektedir (37). Düşük vitamin D seviyeleri kötü sağlık durumunda kötüleşme ile ilişkilidir. Son zamanlarda, eksikliği metabolik sendrom, kanserler ve otoimmün, psikiyatrik ve nörodejeneratif hastalıklar gibi çok sayıda bozuklukla ilişkilendirilmiştir. Ancak bu hastalıkların çoğunda vitamin D eksikliğinin nedensel rolü belirsizliğini korumaktadır (38). Günümüzde, birçok insanın sağlık için şu anda önerilenden daha düşük D vitamini düzeylerine sahip olduğu bilinmektedir. Gastrointestinal, hepatik ve renal hastalıklar, düşük D vitamini seviyeleri ile ilişkili olabilmekle birlikte vitamin D eksikliği en yaygın olarak yetersiz alımdan kaynaklanır. Yetersiz güneş ışığı kaynaklı vitamin D eksikliği, takviye alınmadıkça, tek başına diyet alımıyla kolaylıkla düzeltilemez (37). Yeterli güneş ışığına maruziyet, D vitamininden zengin gıda ve gerektiği ölçüde takviye alınması D vitamini eksikliği ve ona bağlı sağlık sorunlarının oluşmasını önlemede önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>OSTEOMALAZİ</strong></p>
<p> Uzm. Dr. Pınar Şişman</p>
<p>Bursa Medicana Hastanesi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü</p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Kemik matriksin normal mineralizasyonu için gerekli kalsiyumun azalması sonucu mineralize kemiğin patolojik kaybı osteomalazi olarak adlandırılır. Asemptomatik olup sadece radyolojik olarak osteopeni ile seyredebilmekle birlikte yaygın kemik ağrısı, kas güçsüzlüğü, deformasyon ve kemik kırıkları gözlenebilir. Tanıda tek başına osteomalaziye özgü bir laboratuvar bulgusu yoktur. Tanı ve altta yatan nedenin belirlenmesinde başlangıç laboratuvar tetkikleri olarak; serum kalsiyum, fosfor, PTH, alkalen fosfataz (ALP), 25(OH)D, böbrek fonksiyon testleri ve elektrolit düzeylerinin ölçümü gerekir. Tedavi etiyolojiye yöneliktir.</p>
<p><strong>Anahtar kelimeler</strong>: Kalsiyum, vitamin D, alkalen fosfataz, osteoporoz, kemik</p>
<p><strong>Abstract</strong></p>
<p>Pathological loss of mineralized bone as a result of decreased calcium required for normal mineralization of the bone matrix is defined osteomalacia. Although it is asymptomatic and may occur with osteopenia radiologically, bone pain, muscle weakness, deformation and bone fractures can be observed. There is no specific laboratory finding for osteomalacia alone in the diagnosis. As initial laboratory tests in diagnosis and determination of the underlying cause; serum calcium, phosphorus, PTH, alkaline phosphatase (ALP), 25(OH)D, kidney function tests and measurement of electrolyte levels are required. Treatment is based on etiology.</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Calcium, vitamin D, alkaline phosphatase, osteoporosis, bone</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Giriş:</p>
<p>Osteomalazi erişkinlerde bozulmuş kemik matriks mineralizasyonu sonucu gelişen, azalmış kemik dansitesi ile karakterize metabolik kemik hastalığıdır (39). Birçok hastalık, hipokalsemi, hipofosfatemiye yol açarak ya da mineralizasyon sürecini doğrudan baskılayarak osteomalaziye neden olur. Osteomalazinin en sık nedeni vitamin D eksikliğidir. Şiddetli ve uzun süreli eksikliği (25(OH)&lt;10ng/mL) hipokalsemi, sekonder hipoparatiroidemi, sekonder hipofosfatemi ve osteomalazi ile sonuçlanabilir. Özellikle güneşe maruziyetin azaldığı kişilerde, bariyatrik cerrahi operasyonu sonrası ve malabsorbsiyona sebep olan inflamatuvar barsak hastalığı, çölyak hastalığı ve gibi hastalıkların varlığında risk artar (40-42). Vitamin D eksikliği ya da direncinin kalıtsal formları da nadir osteomalazi nedenleri arasında yer alır (43). Vitamin D eksikliği ya da direnci; vitamin D alımındaki azalma, karaciğerde 25-hidroksilasyonda bozulma, böbreklerde 1,25-hidroksilasyonda bozulma ya da hedef organın vitamin D metabolitlerine duyarsızlığı sonucu gelişebilir. İdrar fosfat atılımının artmasına bağlı oluşan hipofosfatemi, D vitamini metabolizması bozuklukları ile görülen osteomalazinin başlıca nedenidir.  Primer fosfat kaybı sendromları kazanılmış ya da kalıtsal olabilir veya mezenkimal tümörlerle ilişkili olabilir (44). Kronik böbrek yetmezliğinde kalsitriol oluşumunun azalması, metabolik asidoz ve alüminyum birikimi gibi nedenlere bağlı kemik hastalığı oluşabilir (43).</p>
<p>Tanı: Osteomalazi asemptomatik olabilir ve sadece radyolojik olarak osteopeni şeklinde bulgu verebilir. Bununla birlikte yaygın kemik ve eklem ağrısı, kas güçsüzlüğü ve yürüme güçlüğü gibi altta yatan nedenden bağımsız olarak karakteristik semptomlar da gösterebilir. Kemik ağrısı genellikle alt omurga, pelvis ve alt ekstremitelerde belirgindir, aktivite ve yük taşımayla şiddetlenir. Kemik kırıkları, tipik olarak kaburgalar, omurlar ve uzun kemiklerde gözlenir, travma olmadan dahi oluşabilir (45, 46). Kemik korteksinde incelme ve azalmış kemik mineral yoğunluğu en yaygın, ancak nonspesifik bir bulgudur. Daha spesifik olan, omur gövdelerindeki ve daha gevşek bölgelerdeki değişikliklerdir. Osteomalazide görülen radyolojik anormallikler, çocuklarda görülen raşitizme göre daha az dikkat çekicidir. Korteksin incelmesiyle birlikte azalmış kemik mineral yoğunluğu (KMY) en yaygın bulgudur, ancak spesifik değildir. Daha spesifik olan, omur gövdelerindeki ve Looser zonundaki değişikliklerdir. Looser psödofraktürleri, fissürler veya dar radyolusent çizgiler, 2 ila 5 mm genişliğinde sklerotik sınırlar osteomalazinin karakteristik radyolojik bulgularıdır (47). Genellikle iki taraflı ve simetriktirler. Kemiklerin kortikal kenarlarına dik olarak uzanırlar. En sık femurda, pelviste, skapula, klavikula ve metatarsal kemiklerde bulunurlar. “Milkman sendromu” ise, osteomalazili bir hastada çok sayıda bilateral ve simetrik psödofraktür varlığı olarak tanımlanır (48).</p>
<p>Osteomalazi tanısında anamnezde cerrahi operasyon varlığı (örn. bypass) ve aile öyküsü  sorgulanmalıdır. Semptomlar nonspesifik olmakla birlikte proksimal kas güçsüzlüğü ve kaybı, miyalji ve artraljiler, kas spazmları, dengesiz yürüme, spinal ya da pelvik deformiteler, kemik ağrısı, düşme ve tetani gözlemlenebilir (39). Osteomalazi tanısında tek başına spesifik bir laboratuvar bulgusu bulunmamaktadır. Bulgular büyük ölçüde osteomalazinin nedenine bağlı değişir. Osteomalazi ve osteoporozun farklı nedenlerindeki laboratuvar bulguları tablo 4’te verilmiştir (49).</p>
<p>Hastaların çoğunda neden nutrisyonel osteomalazidir ve biyokimyasal değerlendirmede çok düşük serum 25(OH)D (&lt;10ng/mL), düşük veya normal serum kalsiyum ve fosfat, ve yüksek PTH ve ALP saptanır. ALP aktivitesindeki artış bozulmuş osteoid mineralizasyonunun karakteristik belirtisidir. Hastalık ilerledikçe kemik mineral yoğunluğu azalır, kemik sintigrafisine looser zonlarında fokal tutulum gözlenmeye başlar (39).</p>
<p>Ayırıcı tanıda; osteoporoz, renal osteodistrofi, primer hiperparatiroidi, iskelet displazisi, polymyalgia rheumatica, Paget hastalığı, ankilozan spondilit, multipl metastazlar ekarte edilmelidir. Osteoblastik kemik metastazları hipokalsemi, hipofosfatemi ve yüksek serum ALP, kemik ağrısı ve kemik sintigrafide multipl tutulumlara neden olabilir. Osteomalazi tanısını kesinleştirmeden önce bu olasılık göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yandan kemik mineralizasyonunu baskılayan ilaçların serum kalsiyum ve fosfor seviyelerinde değişikliğe yol açmadan osteomalaziye neden olabileceği akılda tutulmalıdır (50).</p>
<p>Tedavi: Osteomalazinin tedavisi altta yatan hastalığa yöneliktir. Vitamin D eksikliği olan kişilerde D vitamini takviyesi, haftalar içinde kas gücünde ve kemik hassasiyetinde dramatik bir iyileşmeye yol açar (51). Eş zamanlı yeterli kalsiyum alımında tedaviye yanıt daha fazla alınır (52). Bu nedenle tüm hastalar en az 1000 mg/gün kalsiyum almalı, malabsorbsiyon varlığında doz arttırılmalıdır (53). Tedavi başlangıcından bir ve üç ay sonra ve takiben her 6 ila 12 ayda bir idrar kalsiyum atılımı normale gelene kadar serum kalsiyum konsantrasyonu ve idrarla kalsiyum atılımı izlenir. Serum 25(OH)D tedaviye başladıktan yaklaşık üç ila dört ay sonra ölçülmeli ve doz, hiperkalsiüri veya hiperkalsemiyi önleme amaçlı ayarlanmalıdır (52).</p>
<p><strong>Tablo 4:</strong> Osteomalazi ve osteoporozun farklı nedenlerindeki laboratuvar bulguları</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="121">
<table width="85">
<tbody>
<tr>
<td width="85"><strong>Hastalık</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="85"><strong>Vit D eksikliği</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="85"><strong>Fosfatüri ilişkili durum</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="85"><strong>Proksimal RTA</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="85"><strong>Hipo</strong></p>
<p><strong>fosfatazya</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="85"><strong>O.imper-fekta</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="85"><strong>Osteopo-roz</strong></p>
<p><strong> </strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
<td width="494">
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="486"><strong>Laboratuar</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="486">
<table width="507">
<tbody>
<tr>
<td width="99"><strong>Serum  fosfat</strong></p>
<p><strong> </strong></td>
<td width="99"><strong>Serum Ca</strong></td>
<td width="59"><strong>ALP</strong></td>
<td width="55"><strong>PTH</strong></td>
<td width="80"><strong>25OH D</strong></td>
<td width="115"><strong>1-25 OH D</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="99">Düşük/normal</td>
<td width="99">Düşük/normal</td>
<td width="59">Yüksek</td>
<td width="55">yüksek</td>
<td width="80">Çok düşük</td>
<td width="115">Normal/düşük/</p>
<p>yüksek</td>
</tr>
<tr>
<td width="99">Çok düşük</td>
<td width="99">normal</td>
<td width="59">Normal</p>
<p>veya  yüksek</td>
<td width="55">normal</td>
<td width="80">normal</td>
<td width="115">normal</td>
</tr>
<tr>
<td width="99">Düşük</p>
<p>&nbsp;</td>
<td width="99">normal</td>
<td width="59">Normal</td>
<td width="55">normal</td>
<td width="80">normal</td>
<td width="115">normal</td>
</tr>
<tr>
<td width="99">normal</td>
<td width="99">normal</td>
<td width="59">Düşük</td>
<td width="55">normal</td>
<td width="80">normal</td>
<td width="115">Normal</p>
<p>&nbsp;</td>
</tr>
<tr>
<td width="99">normal</td>
<td width="99">normal</td>
<td width="59">Normal /yüksek</td>
<td width="55">normal</td>
<td width="80">normal</td>
<td width="115">normal</td>
</tr>
<tr>
<td width="99">normal</td>
<td width="99">normal</td>
<td width="59">Normal</td>
<td width="55">normal</td>
<td width="80">Normal veya düşük</td>
<td width="115">Normal</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonuçlar: Osteomalazi tüm dünyada vitamin D eksikliği insidansında artış nedeniyle önemi giderek artan bir metabolik kemik hastalığıdır (54). Şiddetli kas güçsüzlüğü ve kemik ağrıları nedeniyle hastaların yaşam kalitesini ciddi oranda kötüleştirir (39). Bununla birlikte altta yatan nedenin doğru tanı ve tedavisi ile iyileşme mümkündür. Tedavi başlandıktan sonra haftalar içinde semptomlarda düzelme ve laboratuvar değerlerinde normalleşme görülebilir. Ancak tam iyileşme altta yatan nedene göre aylarca sürebilir. Hastalar periyodik aralıklarla takip edilmelidir (50).</p>
<p>Kaynaklar:</p>
<ol>
<li>Sahota O. Understanding vitamin D deficiency. Age and aging. 2014; 43: 589-91.</li>
<li>Khayyatzadeh SS, Baghernia M, Adbollahi Z, Ferns GA, Mobarhan MG. What is the best solution to manage vitamin D deficiency? IUBMB Life. 2019; 71(9): 1190-1.</li>
<li>Forrest KY, Stuhldreher WL. Prevalence and correlates of vitamin D deficiency in US adults. Nutr Res 2011; 31: 48-54.</li>
<li>Palacios C, Gonzales L. Is vitamin D deficiency a major global public health problem? J Steroid Biochem Mol Biol. 2014; 144PA: 138-45.</li>
<li>Pludowsky P, Karczmarewicz E, Bayer M, et al. Practical guidelines for the supplementation of vitamin D and the treatment of deficits in Central Europe- recommended vitamin D intakes in the general population and groups at risk of vitamin D deficiency. Endokrynol Pol. 2013; 64(4): 319-27.</li>
<li>Gaksch M, Jorde R, Grimnes G, et al. Vitamin D and mortality: Individual participant data meta-analysis of standardized 25 hydroxyvitamin D in 26916 inividuals from a European consortium. PLoS One. 2017; 12: e0170791.</li>
<li>Fung JL, Hartman TJ, Schleicher RL, Goldman MB. Association of vitamin D intake and serum levels with fertility: Results from the lifesyle and fertility study. Fertil Steril. 2017; 108: 302-11.</li>
<li>https://0210ewjaz-y-https-www-uptodate-com.contents/vitamin-d-and-extraskeletal-health?search=vitamin%20d%20defficiency&amp;source=search_result&amp;selectedTitle=7~150&amp;usage_type=default&amp;display_rank=7.</li>
<li>Dawson-Hughes B, Heaney RP, Holick F, et al. Estimates of optimal vitamin D status. Osteoporos Int. 2005;16: 703-716.</li>
<li>Hansen KE, Johnson MG. An update on vitamin D for clinicians. Curr Opin Endocrinol Diabetes Obes. 2016; 23(6): 440-4.</li>
<li>Cesareo R, Attanasio R, Caputo M, et al. Italian Associatin of Clinical Endocrinologists (AME) and ItalianChapter of the American Association of Clinical Endocrinologists (AACE) Position Statemant: Clinical management of vitamin D deficiency in adults. Nutrients. 2018; 10: 546.</li>
<li>Bikle D. Vitamin D: Production, metabolism and mechanisms of action. In Endotext; Update 11 August 2017, Consulted 31 Octoer 2017; MDTextcom, Inc: South Dartmount, MA, USA, 2000. 302 Osteomalazi</li>
<li>Holick MF, Binkley NC, Bischoff-Ferrari HA, et al. Evaluation, treatment and prevention of vitamin D: an Endocrine Society Clinical Practise Guideline. J Clin Endocrinol Metab. 2011; 96(7): 1911-30.</li>
<li>Wacker M, Holick MF. Sunlight and vitamin D: a global perspective for health. Dermo-endocrinology. 2013; 5(1): 51-108. 15. Durazo-Arvizu RA, Dawson-Hughes B, Sempos CT, et al. Three-phase model harmonizes estimates of the maximal suppression of parathyroid hormone by 25-hydroxyvitamin D in persons 65 years of age and older. J Nutr 2010; 140: 595-9.</li>
<li>Tsai KS, Wahner HW, Offord KP, Melton LJ, Kumar R, Riggsl BL. Effect of aging on vitamin D stores and bone density in women. Calcif Tissue Int 1987; 40: 241-3.</li>
<li>Holick MF. Vitamin D deficiency. N Engl JMed. 2007; 357: 266-81.</li>
<li>Zhou C, Assem M, Tay JC, et al. Steroid and xenobiotic receptor and vitamin D receptor crosstalk mediates CYP24 expression and drug-induced osteomalacia. J Clin Invest. 2006; 116: 1703-12.</li>
<li>Adams JS, Hewison M. Hypercalcemia caused by granulomaforming disorders. In: Favus MJ, ed. Primer on the metabolic bone diseases and disorders of mineral metabolism. 6th ed. Washington, DC: American Society for Bone and Mineral Research. 2006; 200-2.</li>
<li>https://0210ewjaz-y-https-www-uptodate-com.contents/causes-of-vitamin-d-deficiency-and-resistance?search=vitamin%20d%20defficiency&amp; source= search_result&amp;selectedTitle=9~150&amp;usage_type=- default&amp;display_rank=8.</li>
<li>Lensmeyer GL, Binkley N, Drezner MK. New horizons for assessment of vitamin D status in man. In Dynamics of Bone and Cartilage Metabolism, 2nd ed.; Seibel MJ, Robins SP, Bilezikian JP Eds;Academic Press: San Diego, CA, USA, 2006.</li>
<li>Endocrine Society (Ed.) Five Things Physicians and Patients Should Question. Available online: http://www.choosingwisely.org/societies/ endocrine-society/ (accessed on 26 April 2018).</li>
<li>Fraser WD. Bone and mineral metabolism. In Tiezt Textbook of Clinical Chemistry and Molecular Diagnostics, 6th ed.; Elsevier: Amsterdam, The Netherlands, 2017.</li>
<li>Kieboom BC, Kiefte-de Jong, JC, Eijgelsheim M, et al. Proton pump inhibitors and hypomagnesemia in the general population: A population based cohort study. Am. J. Kidney Dis. 2015; 66: 775-82.</li>
<li>https://0210ewjaz-y-https-www-uptodate-com.contents/vitamin-d-deficiency-in-adults-definition-clinical-manifestati- Uzm. Dr. Pınar Şişman 303 ons-and treatment?search=vitamin%20d%20 defficiency&amp;source=search_result&amp;selectedTitle=1~150&amp;usage_ type=default &amp;display_rank=1.</li>
<li>Shepherd JA, Schousboe JT, Broy SB, Engelke K, Leslie WD. Executive summary of the 2015 ISCD position development conference on advanced measures from DXA and QCT: Fracture prediction beyond. BMD. J. Clin. Densitom. 2015; 18: 274–86.</li>
<li>Valcour A, Blocki F, Hawkins DM, Rao SD. Effects of age and serum 25-OH-vitamin D on serum parathyroid hormone levels. J Clin Endocrinol Metab 2012; 97: 3989-95.</li>
<li>Garg MK, Tandon N, Marwaha RK, Menon AS, Mahalle N. The relationship between serum 25-hydroxy vitamin D, parathormone and bone mineral density in Indian population. Clin Endocrinol (Oxf). 2014; 80: 41-6.</li>
<li>Kennel KA, Drake MT, Hurley DL. Vitamin D deficiency in adults: When to test and how to treat. Mayo Clin Proc. 2010; 85(8): 752-8.</li>
<li>Bischoff-Ferrari HA. Optimal serum 25-hydroxyvitamin D levels for multipl health outcomes. Adv Exp Med Biol. 2008; 624: 55-71.</li>
<li>Bouillon R, Van Schoor NM, Gielen E, et al. Optimal vitamin D status: a critical analysis on the basis of evidence-based medicine. J Clin Endocrinol Metab 2013; 98: E1283-304.</li>
<li>Rosen CJ, Adams JS, Bikle DD, et al. The nonskeletal effects of vitamin D: an Endocrine Society scientific statement. Endocr Rev 2012; 33: 456-92.</li>
<li>Kupferschmidt K. Uncertain verdict as vitamin D goes on trial. Science 2012; 337: 1476-8.</li>
<li>Bouillon R, Marcocci C, Carmeliet G, et al. Skeletal and Extraskeletal Actions of Vitamin D: Current Evidence and Outstanding Questions. Endocr Rev 2019; 40: 1109-51.</li>
<li>Ginde AA, Liu MC, Camargo CA Jr. Demographic differences and trends of vitamin D insufficiency in the US population, 1988-2004. Arc Intern Med. 2009; 169: 626-32.</li>
<li>Sanders KM, Stuart AL, Williamson EJ, et al. Annual high-dose oral vitamin D and falls and fractures in older women: a randomized controlled trial. JAMA 2010; 12(303): 1815-22.</li>
<li>Vranic L, Mikolasevic I, Milic S. Vitamin D deficiency: Consequense or cause of obesity? Medicina (Kaunas). 2019; 55(9): 541.</li>
<li>Autier P, Boniol M, Pizot C, Mullie P. Vitamin D status and ill health: A systematic review. Lancet Diabetes Endocrinol. 2014; 2: 76–89. 304 Osteomalazi</li>
<li>Zimmerman L, McKeon B. Osteomalacia. StatPearls Publishing; 2020.</li>
<li>Ashwell M, Stone EM, Stolte H, et al. UK Food Standards Agency Workshop Report: an investigation of the relative contributions of diet and sunlight to vitamin D status. Br J Nutr 2010; 104: 603-11.</li>
<li>Kennel KA, Drake MT, Hurley DL. Vitamin D deficiency in adults: when to test and how to treat. Mayo Clin Proc 2010; 85: 752-7.</li>
<li>Al-Shoha A, Qiu S, Palnitkar S, Rao DS. Osteomalacia with bone marrow fibrosis due to severe vitamin D deficiency after a gastrointestinal bypass operation for severe obesity. Endocr Pract 2009; 15: 528-33.</li>
<li>https://0210ewk73-y-https-www-uptodate-com.contents/epidemiology-and-etiology-of-osteomalacia?search=osteomalasia&amp;source=- search_result&amp; selectedTitle=2~143&amp; usage_type=default&amp;display_ rank=2.</li>
<li>Sommer S, Berndt T, Craig T, Kumar R. The phosphatonins and the regulation of phosphate transport and vitamin D metabolism. J Steroid Biochem Mol Biol 2007; 103: 497-503.</li>
<li>Lips P, van Schoor NM, Bravenboer N. Vitamin D-related disorders. In: Primer on the Metabolic Bone Diseases and Disorders of Mineral Metabolism, 8th ed, Rosen CJ (Ed), John Wiley &amp; Sons, Inc, Ames 2013.</li>
<li>Gifre L, Peris P, Monegal A, Martinez de Osaba MJ, Alvarez L, Guañabens N. Osteomalacia revisited: a report on 28 cases. Clin Rheumatol 2011; 30: 639-45.</li>
<li>Frame B, Parfitt AM. Osteomalacia: current concepts. Ann Intern Med 1978; 89: 966-82.</li>
<li>Milkman LA. Multiple spontaneous idiopathic symmetrical fractures. Am J Roentgenol 1934; 32: 622.</li>
<li>https://0210ewk73-y-https-www-uptodate-com.proxy.uludag.deep-knowledge.net/contents/clinical-manifestations-diagnosis-and-treatment-of-osteomalacia?search=osteomalasia&amp;source=search_result&amp;selectedTitle=1~143&amp;usage_type=default&amp;display_rank=1.</li>
<li>Fukumoto S, Ozono K, Michigami T, et al. Pathogenesis and diagnostic criteria for rickets and osteomalacia- Proposal by an expert panel supported by Ministry of Health, Labour and Welfare, Japan, The Japanese Society for Bone and Mineral Research and The japan Endocrine Society. Endocrine Journal. 2015; 62(8): 665-71.</li>
<li>Bhambri R, Naik V, Malhotra N, et al. Changes in bone mineral density following treatment of osteomalacia. J Clin Densitom 2006; 9: 120-7.</li>
<li>Allen SC, Raut S. Biochemical recovery time scales in elderly patients with osteomalacia. J R Soc Med 2004; 97: 527-30.</li>
<li>Thacher TD, Fischer PR, Pettifor JM, et al. A comparison of calcium, vitamin D, or both for nutritional rickets in Nigerian children. N Engl J Med 1999; 341: 563-8.</li>
<li>Uday S, Högler W. Nutritional rickets and osteomalacia in the twenty-first century: Revised concepts, public health, and prevention strategies. Curr Osteoporos Rep. 2017; 15: 293-302</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
